SEKSEK ve BİTMEYEN DÖNGÜ
- 2 gün önce
- 6 dakikada okunur

Bitmeyen Arzu: Eve Dönüş
İnsan evladı eve dönmeyi özlüyor.
Hangi eve?
O her şeyin güllük gülistanlık olduğu, kopup geldiği huzur dolu ana evine.
Bu benim kuruntum mu?
Değil.
Platon Şölen diyaloğunda insanın bir zamanlar bütün olduğunu, sonra ikiye ayrıldığını ve o günden beri öteki yarısını aradığını söylüyor.
Platon’un kuruntusu mu?
Değil.
“Nostalji” kelimesine baksanıza: nostos eve dönüş, algos acı. Eve dönememenin acısı yani. Ama işin paradoksu da burada. Paradoks, para ve doxa’dan geliyor; beklenenin, görünenin, genel kanının tersine düşen şey. Biz eve dönmek istiyoruz ama döneceğimiz ev artık yok, belki de hiç yoktu.
İşe bak, nostos diye yola çıkıyoruz, algos’a çarpıyoruz.
Refik Durbaş “Türkçem bitti yanmışım” demişti, biz de “Paradoksa sıkıştık, yanmışız” diyelim mi?
Tamam sen demiyorsan, kızma.
Ama ya diyorsan; hatta bağırıyorsan, lakin kulaklar duymuyorsa?
“Ölünce ruhum yuvasına dönecek. O kucağından koptuğum Koca Anama, o kutsal ve saf zamana döneceğim, ahh ana yurt ahh…!”
Evet, evet dönmek istiyoruz, Mircea Eliade’nin in illo tempore dediği biraz bu. O başlangıçtaki bozulmamışlığa dönme arzusu. Dönmek istiyoruz da, doğrusal zaman algısına sıkışmış günümüz insanı zamandan korkuyor, nasıl korkmasın zaman onu yok edecek. Arkaik insan ritüeller yoluyla şu doğrusal akıp giden, giderken de seni, beni sürükleyen zamanı ritüelle ve oyunla durdurup, in illo tempore’ye geri dönerek dünyayı ve kendini yeniden “taze” kılmanın yolunu deneyimliyordu.
Nasıl?
Acayip değil mi?
Çünkü ritüel ve oyunda bir eşiği geçerek harici dünyanın gürültülü ve bunaltıcı zaman ve mekân kurgusundan çıkma imkanı oluşur. Eşik geçilince artık yasa da zaman da dış dünyanın yasası ve zamanı değildir. Artık yasa, ritüelin ve oyunun yasasıdır. Zaman da ritüelin ve oyunun zamanıdır.
İşte bu “eve dönme” özlemi, insanın parçalanmışlıktan ve eksiklikten kurtulup bir “bütünlük” ve “saflık” haline dönme arzusunu yansıtır.
Ama … O ev gerçekten var mı?
Bizi bekleyen o anne, koptuğumuz o diğer yarı, dönülecek o saf ve temiz varoluş biçimi… hakikaten oralarda bir yerde duruyor mu? Yoksa biz, bu eksiklik duygusuna, bu tamlanma ihtiyacına gerçekten var olan tek şeyin adını mı koyduk…?
Neyin?
Belki de ev yok. Anne de, diğer yarı da yok. Var olan, sadece bu eksiklik ve onun açtığı arayış. Eksiklik var, bu yüzden bilinmeyen var; bilinmeyen var, bu yüzden aramak var; aramak var, bu yüzden hayat var.
Masallarda, ritüellerde, mitlerde hep bir kayıp olan, gizli olan, bilinmeyen vardır ve aranır. Hazine, prenses, kutsal kâse, ezeli yarım, kaybolmuş söz... İnsan aramaya muhtaç, bulmaya değil. Çünkü bulsa biter; arayışta oldukça vardır.
Bildiğim bir şey var ki, bu düşüş ve eksiklik kaygısı ile kavuşma arzusu ve beraberinde gelen başa dönelim, yeniden başlayalım isteği, çok yaygın ve çok güçlü.
Bu büyük arzuyu nesilden nesile aktarmak için insan evladı bir sürü yol bulmuş. Efsaneler yazmış, şarkılar bestelemiş, ritüeller kurgulamış, masallara işlemiş ama bence en etkileyicisi çocuk oyunları.
Hele de seksek.
Haydi bakalım.

Yere çizilen kozmoloji
Birincisi, seksek neredeyse her coğrafyada ve her kültürde karşımıza çıkan bir çocuk oyunu. Şekil bazen değişse de temel ilke çoğu yerde benzer: çizgilerin içine basmadan, karelerden geçerek, tek ayakla sekerek ilerleyeceksin.
Hatırlıyor musun?
Kız oyunu diye erkekler pek iltifat etmezdi.
Elimize bir taş alır, belli bir kareye atar, sonra seke seke oraya giderdik.
Bazı karelerde çift ayak durma şansımız da vardı.
Atılan taş geri dönerken alıp getirilirdi.
Doğru hatırlıyorum değil mi?
En tepede de çoğu zaman yarım daire şeklinde bir son durak olurdu.
Neydi orası?
Ev…!
Güvenli alan, sığınak, gök kubbe…
Ne kadar anlamlı, değil mi?
Bir labirenttesin, ilerleyiş dünyadaki hale çok uygun, seke seke.
Ara sıra iki ayak üstünde dikilip nefes alma imkânı da var, şükür.
Evet “Ruh labirente düştü, yazgısı elinde çıkmaya uğraşıyor”.
Seksek çizgisel bir yol gibi görünse de aslında çizgilerle bölünmüş bir sınav alanı sanki. Karelerin her biri bir eşik olamaz mı? Taş, yani küçük nesne, sanki yazgının düştüğü yeri gösteriyor. Çocuk o kareye basamıyor, biliyor ki onu aşması gerekecek.
Kare, kubbe ve ev
En tepedeki yarım daire meselesi de çok çarpıcı. Britannica Ansiklopedisi bazı seksek formlarında son alanın “home” ya da güvenli alan olduğunu, bu alanın kare, dikdörtgen veya yarım daire olabildiğini belirtiyor.
Burada kadim sembolik dil üzerinden ilerlersek, “kare yer, daire gök” olarak okunabilir. Mabet mimarisini düşünün, zemin kare ya da dikdörtgendir, yersel düzeni taşır; tavan kubbe olduğunda semaya, yukarıya, aşkın olana açılır.
Kimi sembolik okumalarda bu ilişki dişil ve eril ilkelerle de düşünülür. Ama burada asıl önemli olan şu, seksek çizimi aşağıdan yukarıya doğru bir kozmogram gibi ilerlemiyor mu? Yerden göğe, bölünmüş alandan bütün alana, çizgiden kubbeye yolculuk.
Daha da ilginci, bazı kültürlerde oyunun adı veya yorumu doğrudan yükselme fikrine bağlanıyor.
Tekâmül var yani.

Uzmanlar ne demiş?
Biraz araştırınca gördüm ki folklor araştırmacıları ve antropologlar seksek hakkında zaten benzer şeyler söylemişler. Oyunun yeryüzünden, yani buradan, göğe, yani bilinenden hayal edilen kusursuz olana doğru sembolik bir hareket sunduğunu yazanlar var.
“Taşı fazla uzağa atıp cehenneme düşme riski de var” demişler mesela. “Yeryüzü”, “gökyüzü”, “cennet” ve “cehennem” sözcüklerinin seksek alanının başına ya da sonuna yazıldığı çok sayıda İngiltere ve Avrupa versiyonu da aktarılıyor.
Seksek yalnızca Avrupa, Akdeniz ya da “Roma’dan kalma” bir çocuk oyunu değil. Hindistan’da, Afrika’nın farklı bölgelerinde, Ortadoğu’da, Latin Amerika’da çok geniş bir yayılıma sahip.
Örneğin Hindistan’da seksek çok sayıda yerel adla biliniyor. Hindi konuşulan bölgelerde Kith-Kith, Stapu, Langdi; Bengal’de Ekhaat Duhaat ya da Ekka Dukka; Karnataka’da Kunte Bille; Tamil Nadu’da Paandi ya da Nondi; Andhra Pradesh ve Telangana’da Tokkudu Billa gibi adlar geçiyor. Oralarda da oyunun temel ilkesi bizim bildiğimiz sekseğe benziyor: yere çizilen kutular, bir taş, tek ayakla ilerleme, çizgilere basmama, taşı doğru kareye atma.
Afrika için de benzer bir tablo var. Örneğin Zambiya’da seksek benzeri oyunun Espada veya Kapendo adıyla anıldığı, Zimbabwe’de ise Pada adıyla bilindiği aktarılıyor.
Temel yapı yine tanıdık, oyuncu taşı desenli karelere atıyor, sonra kareler boyunca zıplayarak taşı geri alıyor.

İngiliz folklor araştırmacısı Alice Bertha Gomme’un 1894 tarihli derlemesinde, J. W. Crombie’den aktarılan yoruma göre, seksek bir zamanlar ruhun yeryüzünden cennete çeşitli ara durumlardan geçerek ilerleyişini temsil etmiş olabilirmiş. Oyundaki son alanın çoğunlukla “paradise”, “crown” veya “glory” gibi adlar taşıdığı da belirtilmiş.
İlginç değil mi?
Aksak Yürüyüş
Niye sekiyor çocuk?
Bu soru önemli. Çünkü seksek yalnızca karelerden geçme oyunu değil; dengeli yürüyüşün bilerek bozulduğu bir oyun. O ki düşmüşüz bu labirente, o ki burada eksiğiz, o ki doğru değiliz, o zaman ilerlememiz de düz olamaz.
Buradaki aksaklık yalnızca tek ayakla sekmek değil, tam olamama halidir. Seksek çocuğa iki ayaklı, dengeli, tamamlanmış yürüyüşü yasaklar.
Çünkü eksik olan yürür, tam olan durur.
Oyun oluşamaz.
Diyeceğim o ki: Arzu, eksikten doğar.
Tam olanın eve dönme arzusu neden olsun? Tam olan zaten ev iddiasında. Eve dönmek isteyen, evden kopmuş, hatta kovulmuş olan değil mi?
Ve bu eksikliğe rağmen değil, belki de tam bu eksiklik sayesinde, oyuncu hareket eder oyunda. Zorlukları aşmaya çalışır. Kendini kanıtlamaya değil yalnızca, eksikliğinin açtığı yolda var olmaya çalışır.
Ödül ne, eve dönmek mi?
Değil.
Dönme isteğinin hayat bulması.
Garip ama bu varoluş kurgusu da böyle oldu ve iyi ki böyle oldu. Tamlansak biterdik.
Düşen taşın yasak alanı
Oyunun herkesin bildiği ama anlamı pek düşünülmeyen tuhaf bir kuralı var: kendi taşının düştüğü kareye doğrudan giremiyorsun. Taşı sen atıyorsun, yani yazgı bir bakıma kendi elinden çıkıyor. Ama taş bir kez yere düştüğünde, düştüğü kare sana yasak alan oluveriyor. Kendi attığın yere basamıyorsun. Yazgı senden çıkınca, sana yabancılaşıyor.
Daha da ilginci, oyuncu o kareyi aşmak zorunda.
Aşacak ki eve gidecek, sonra geri dönecek, dönerken de taşı eline alacak.
Gördüğümüz kadarıyla yol boyunca yazgıyla doğrudan değil, onun çevresinden geçerek ilişki kuruluyor.
Taşı ancak dönüş yolunda, dengesini bozmadan, çizgiye basmadan, eğilip alabiliyor.
Demek ki yazgı, atıldığı anda değil, geri dönüşte kavranıyor.
Seksek burada çocuğa (aslında çocuk aracılığı ile yaşayan ortak bilince) önemli bir şeyi, çocuk aklının oyun arzusu ve bu arzuya uyum sağlayan beden aracılığı ile söylüyor olabilir mi? Dönüş yolu dolambaçlı ve meşakkatlidir. Eve, o başlangıcın saflığı ve kutsallığına dönmek istiyorsun ama yol boyu şu eşikleri tek ayak üstünde seke seke aşman lazım (oyunun yasası).
Masallar da başka bir şey söylemez zaten. Ormanda kaybolan Pamuk Prenses, evden sürülen Hansel ile Gretel, külün içinde bekleyen Külkedisi, hepsi bir biçimde evden koparılır, eşiğe atılır, sonra geri dönmenin ya da yeni bir ev kurmanın yolunu arar. Odysseus da aynı büyük arzunun yansıması değil mi? On yıl savaş, on yıl dönüş; deniz, canavarlar, büyücüler, adalar, unutma tuzakları… Ama bütün anlatıyı ayakta tutan şey İthaka’ya dönme arzusudur.
Demek ki mesele yalnızca eve varmak değil, eve dönme arzusunu kaybetmemektir. Seksek de bunu küçücük bir oyun alanına indirir, çizgiler var, yasak kareler var, düşme riski var, tek ayak var, yasa var: Eve düz yürüyemezsin, ancak eşiklerden geçerek, seke seke gidersin
Şu ‘tut ki’ aleminde, Tut ki o taş senin düşen ruhun ve yazgın. Tut ki kareler madde ve düzenin kurulduğu yeryüzü. Çizgiler, düzenin sınırları, yasa. Tek ayak, yolculuğun zorluğu, eksikliğin ruhun taşıyıcısı bedendeki yansıması.
Ve tepedeki yarım daireye de gittin oyunda.
Ya sonra?
Sonra, tepeye varınca tamlandın ve oyun bitti mi?
Çıktın mı labirentten?
Ne gezer, oyun bize başka bir şey diyor:
“Tekrar oyna!”
Oyun bize bitmeyen bir döngüyü söylüyor olabilir.
Kavuşmak değil mesele, kavuşma arzusu, kavuşunca oyun zaten biter. Hasret durdukça hareket var, hareket varken hayat var.
Eksik kaldıkça oynuyoruz.
Oynadıkça varız.










Yorumlar