Tarımsal üretimde batıyor muyuz?
- Sunay Demircan
- 21 Kas
- 11 dakikada okunur
2025 Güncellemesi

Sistemik Körlük Uyarısı: Analiz Metodolojisinin Kritiği ve Simülasyon
Önce şurada anlaşalım, bu tarımsal üretim meselesi, lineer nedensellik ile anlaşılamaz. Yani,
Mercimek neden bitti? Çünkü 1993'te destekler kesildi. Doğru ama neden sadece bu değil ki.
Kırmızı et neden bu kadar pahalandı? Çünkü üretim düştü. Doğru ama yine neden sadece bu değil.
Buğdayı neden ithal ediyoruz? Çünkü ihtiyacımızı karşılamıyor... gibi.
Her bir sonucun ardında, onlarca başka sebep var, ve bu ortalıkta göze çarpan sonuçlar, birbirleriyle farklı boyutlarda, derinlikli sebep-sonuç ilişkileriyle örülmüş durumda.
Bu güncellediğim yazıda da, pek çok tabakayı birlikte, dikey eksende, dinamik ilişkiler ağı içinde değerlendireceğiz. Elbette bilimsel bir modelleme olmayacak bu, doğru ya da yanlış peşinde hiç değilim, sadece mevcut veriler üzerinden bir fikir egzersizi yapacağız.
Bu ilişkiler ağını göremeden, sadece sonuçlara bakarak yapılan yorumlar, kaçınılmaz olarak yanıltıcı oluyor.
Yukarıda sözünü ettiğim tabakalar neler?
• Göç ve demografik değişimler
• İklimsel değişimler
• Uluslararası gıda üretimi (arz)
• Değişen talep ve beslenme alışkanlıkları
• Endüstriyel tarım
• Ülkenin ve komşuların ekonomik durumları
• Ülkenin doğal kaynaklarının kalitesi
• Küresel şoklar ve krizler
• Gıda egemenliği ve bağımlılık yapıları
Bak, daha 'çiftçinin hali nicedir?' adlı tabakaya gelmedik.
Devlet politikaları tabakasına da…
Bir Balon muydu?
"Türkiye gıda temininde kendi kendine yeten bir ülkeydi.”
Bu bir balon muydu?
Eh, epeyce şişmiş bir balondu, doğrusu şu ki, bazı ürünlerde, bazı dönemlerde güçlüydük, ama hiçbir zaman o anlatılan mutlak kendi kendine yeterlik düzeyinde olmadık, bugün de değiliz, iklim, su ve toprak gerçekleriyle bakarsak yarın da olmayacağız.
Bunu dile getirme cesaretini bulan ilk kişi (bildiğim kadarıyla da tek kişi) eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp oldu.
Sonrakiler yine sustu.
Kaynaklarımız Ne Durumda?
Kaynaklarımız sınırlı.
Dünyanın en uzun süredir işlenen, sömürülen ve dolayısıyla yoksullaşmış topraklarına sahibiz. Organik madde topraklarımızın %65’inde %2’nin altında, bu feci bir durum. %4’ün üzerinde organik madde içeren topraklarımız sadece %4.5 dir. Toprakların verimliliğini gösteren bu parametre ne kadar yoksul topraklara sahip olduğumuzu bize bağırır. Devam edelim, topraklarımızın %65’inde fosfor eksikliği var. Kireçlilik (%62’si bazik topraklar) ve tuzluluk sorunlarımız da var. Taşlı ve eğimli taban arazileri halen tarım toprağı diyerek işliyoruz.
Su kaynaklarımız kısıtlı, üç vakte kadar su yoksulu kategorisine girmek üzereyiz. Tüm kullanılabilir su varlığımız, Tuna Nehri’nin bir yılda Karadeniz’e akıttığı suyun yarısını bulmuyor.
Anadolu coğrafyası fazlasıyla eğimli bir yapıya sahip, sulu tarım yapılabilir düzlükte birkaç ova var (Konya Ovası, Yeşilırmak – Kızılırmak Deltaları, Söke Ovası, Karacabey Ovası, Amik Ovası, Çukurova, Harran Ovası, vd.), bunların dışında koskoca Anadolu dağlarla kaplı, sert iklime teslim olmuş ve hızlı göçle boşalan bir gariban coğrafya.
Yani, Anadolu toprakları bereket dolu, her yerinde şırıl şırıl sular akan bir cennet bahçesi sunmuyor.
Üzgünüm ama öyle.
Buğdayla Başlayalım
Şimdi adım adım ilerleyelim.
İlk örnek, ürünümüz buğday olsun.
Bakalım, durumumuz nedir…?
1961 yılında 7 milyon ton buğday üretiyormuşuz.
Bu rakam bize bir şey söylemiyor tabii…
Şöyle, dekara verim 91 kilo imiş.
Çok düşük.
O günkü nüfusa bakarak söylersek, kişi başına 250 kilo buğday düşüyormuş.
O yıllarda İngilizlerin durumu neymiş?
Buğday verimleri dekara 353 kiloymuş, bizim 91 kg idi.
Günümüze bir bakalım.
Buğday ekim alanı son 40 yılda yaklaşık 20 milyon dekar azalmış.
Neden azalmış?
Tarım toprakları vasfını yitirmiş.
Neden…?
Büyük bölümü erozyonla gitmiş, drenaj olmadan sulama falan derken tuzlanarak yitirilen alanlar var … su kaynakları hoyratça harcanmış…
Kır (adı üstünde) el birliği ile kırım kırım kırılmış, insanlar da buraları terk etmişler.
Buğday ekilen alan azalmış, ama verim artmış.
Artmış da ne kadar artmış?
2024 yılında yaklaşık 280 kilo olmuş dekara verim.
Öyle aman aman bir rakam değil, kişi başına düşen buğday miktarımız 230 kilo.
Hatırlayalım, 1961 yılında kişi başına düşen buğday miktarı 250 kg idi.
Onca yıl çalış çabala, kişi başına 20 kiloluk düşmüş... bu mudur?
Bu değil …!
Çalışmanın bir sonucu daha var, 1961 yılında 28 milyon olan nüfus 85 milyona ulaşmış.
Hay maşallah…!
Türkiye’de buğday verimi neden düşük?
Çünkü bizde buğday kıraç, susuz, sorunlu topraklarda yetiştiriliyor.
Nerelerde mesela?
Mesela, toplam yetiştirilen buğdayın %10.2’si Konya’da.
Türkiye'nin en az su kanağına sahip bölgesi (Konya), buğdayı tükenen yeraltı sularıyla sulayarak yetiştiriyor.
Kalanlar ağırlıklı olarak Diyarbakır, Urfa, Ankara, Yozgat, Sıvas, Çorum, Mardin, Eskişehir, Kırklareli, Adana…
Sivas’ın bir dağ köyündeki çiftçinin, buğday tarlasına yaptığı masrafları ürünü satarak çıkartması mümkün değil.
Diyarbakırlının da, Çorumlunun da …
Hele de nadas uyguluyorsa, hiç mümkün değil…!
Külliyen zarar.
İnan bana zarar…
Çoğu üretimi bir alışkanlığı sürdürmek için yapıyor, sorunca da “Başka ne yapalım ki…?” diye yüzüne bakıyor. Evde birkaç inek var, onlara saman lazım, eh üç beş kuruş devlet desteklemesini de kar sayıyor… Bir de, zaten kalmışlar evde bir Köroğlu bir Ayvaz, Anadolu köyleri olmuş geriatri kliniği, başka ne yapacaklar ki?
Nasıl geçiniyor bu insanlar?
Çoğunun yurtdışında ya da büyük kentlerde çalışıp, eve para gönderen çoluk çocuğu var.
Büyük kısmı şehirde / kasabada yaşıyor, gelip buğdayını ekiyor, dönüyor, sonra para bulursa bir gün gübre, bir gün de ilaç atmaya köye geliyor.
Bunun adı Anadolu’da hububat tarımı.
Ha bir de, son yıllarda devletin sosyal yardımları ciddi bir geçim sağlıyor.
Evde engelli varsa para alıyor, yaşlı varsa maaşı oluyor, yaşlı bakıma muhtaçsa bakım parası…
Bu yıl Ardahan’ın bir köyünde çalışma yapıyordum, yaklaşık 50 haneyi ziyaret edip yüz yüze görüşmeler yaptık, içlerinde sosyal güvenlik kaydı olan bir kişi çıkmadı. Ne emekli var, ne çalışan… Yeşilkart, yaşlılık maaşı ve yan odada bokların içinde yüzen danalar.
Bursa’nın yükseklerindeki köylerde de durum aynı, Kars’ta da, Sivas’ta da…
Türkiye bu açıdan şaşılası bir sosyal devlet örneği sergiliyor, bilmek lazım.
Buğdaya geri dönecek olursak manzara şu, ekim alanları ve üretim rakamları o köylerin boşalması ile daha da düşecek, çok düşecek. Verimli topraklardaki insanlar da, ucuz diye buğday ekmeyecek.
Ne olacak…?
Dışarıdan alacağız.
Zaten 1961 yılında da almışız (856 ton).
1980 yılı dışında, sürekli buğday almışız dışarıdan.
Ama ‘alıyoruz’ demek bir anlam ifade etmiyor tek başına.
Hemen hemen her yıl dışarıya buğday, un veya unlu mamul de satmışız.
Makarna Sanayicileri Derneği başkanı demiş ki, “Türkiye 160 ülkeye makarna ihraç ediyor”.
Dünyada kaç ülke var ki?
193.
Mümkün mü bu…?
Yılda 1 milyon 200 bin ton dolayında makarna ihraç ediyoruz.
İtalya’dan sonra makarna ihracatında Dünya ikincisiyiz.
Yaklaşık 900 milyon Dolar.
Önemli bir rakam.
Lakin, ihracat arttıkça içeride üretilen makarnalık buğday yetmiyor, dışarıdan buğday alıp işleniyor ve dışarı satılıyor.
Biraz da bu nedenle Türkiye Dünya ölçeğinde buğday ithalatçısı ülke konumunda görünüyor.
Ama Dünya ölçeğinde de, önemli bir un ve unlu mamul ihracatçısı ülke.
Hatta birinci.
Mesela, 2023'de 138 ülkeye un satmışız. 3.7 milyon ton.
Son beş yılda toplam 6 milyar dolarlık un satışı var. Somali, Venezuela, Cubuti, Irak...
1 milyar dolarlık da unlu mamul ihracatı var.
İlginç değil mi?
Dünya buğday üretiminin %2'sini yap, un satışında Dünya birincisi ol.
Nereden geliyor bu değirmenin buğdayı?
İthalat.
Ama 2024'te ilginç bir şey oldu: Devlet, buğday ithalatına kısıtlamalar getirdi. Sonuç? Un ihracatımız %20 düştü. İşte gıda egemenliği meselesi burada ortaya çıkıyor: İthal edip işleyip satıyorsun, ama tedarik zinciri koptuğunda tüm sistem sarsılıyor.
Biraz da sebzeye bakalım
Ekim alanları düşüyor.
2001 → 9 milyon da
2018 → 7.8 milyon da
2022 → ≈ 7.18 milyon da
2024 → ≈ 6.54 milyon da
Neden düşüyor?
Madde 1. Çiftçi yıldı arkadaş: Sebze üretimi emek-yoğun, girdi maliyetleri yüksek (tohum, gübre, ilaç, işçilik) ve pazarlama riski büyük. Çiftçi için daha kolay satılan, devlet destekleriyle garanti altına alınan ürünler (buğday, mısır, ayçiçeği gibi) daha cazip hale geliyor. Özellikle son yıllarda girdi maliyetlerindeki artış sebze üreticisini yıldırdı.
Madde 2. Kentleşme ve arazi kullanımı: Kentleşme, sanayi bölgeleri ve otoyollar verimli tarım alanlarının bir kısmını yuttu. “Tarlanın yerini beton aldı” hikâyesi sadece bir metafor değil, istatistiksel bir gerçek.
Madde 3. Su bitti: Sebze tarımı suya çok bağımlı. Kuraklık ve sulama maliyetlerindeki artış sebze tarımını baskılıyor. Özellikle Ege, Akdeniz ve Güneydoğu’da sulama suyunun azalmasıyla çiftçi daha az su isteyen tahıllara veya nadasa yöneliyor.
Madde 4. Destek politikaları: Tahıl ürünleri, özellikle buğday, mısır, arpa gibi stratejik ürünlere verilen doğrudan destekler sebzelere göre daha yüksek. Çiftçi destek politikalarının yönlendirmesiyle sebzeden çıkıp tahıla yöneliyor.
Madde 5. Demografik Etkenler: Kırsalda genç nüfus tarımı terk ediyor. Yaşlanan çiftçi kitlesi ise işgücü yoğun sebze tarımına devam etmekte zorlanıyor. Emek yoğun işlerde işçi bulmak sorunu ve maliyeti de ayrı mesele.
Kısacası: Bu daralma yalnızca sebze üretimini azaltmıyor, aynı zamanda “tarımsal manzaramızın çeşitliliğini” de törpülüyor. Monokültürleşmeye (tek tip üretim) doğru kayan bir sistem, ekolojiyi ve gıda güvenliğini de kırılganlaştırıyor.
Sebze alanları azalıyor gibi görünse de son yıllarda sebze üretiminde ciddi bir teknoloji yoğun entansif üretim patlaması oldu. Özellikle kapalı alan (sera) üretiminde Türkiye ciddi yol kat etti.
Çiftçi değil ama büyük müteahhitlik firmaları sebze - meyve üretmeye başladı.
Baraj, yol yapan şirketin bir bakıyorsun Antalya’da son derece modern seraları var.
Küçük üreticinin tarlada onca emekle 8-9 ton verim aldığı domatesi, teknoloji ile serada 80 tona çıkartıyorlar.
Hepsi aynı renk ve büyüklükte, al al domatesler.
Üstelik, piyasada domatesin olmadığı mevsimde çıkartıyor ürünü.
Biraz da bu nedenle, Türkiye pazardaki önemli sebze üreticisi ülkelerden biri oldu.
Örneğin:
Domates: Türkiye, Çin’den sonra dünya ikincisi. Yılda 12 - 13 milyon ton civarı domates üretiyor.
Biber (kapya, sivri, dolmalık): Türkiye, dünya üretiminde ilk üçte.
Salatalık (hıyar): Yine Çin’den sonra dünya ikincisi.
Kavun, karpuz: Türkiye uzun yıllardır ilk üç içinde.
Patlıcan, kabak, ıspanak: Çoğunda dünya sıralamalarında ilk 5’te.
Yani evet: Türkiye hâlâ sebze üretiminde dünya devlerinden biri. Fakat bu liderlik birkaç ürünün başarısına yaslanıyor, sistemin geneline yayılmış bir “sebze bolluğu” anlamına gelmiyor.
Yani çiftçinin ürettiği çeşit azalıyor, tarımsal üretim bir “monokültür”e doğru kayıyor.
Bu, mutfak açısından şöyle bir tablo yaratıyor, bir bakıyorsun domates 5 lira, bir bakıyorsun 50 lira. Üretim yüksek olsa da dağıtım zinciri ve girdi maliyetleri kontrolsüz.
Tohumunda, gübresine, akaryakıttan, tarım ekipmanlarına kadar bir de dışa bağımlılık durumu var.
Yani, Dünya Devi, manşetlerde güzel görünüyor ama mutfak için güvence değil. Tenceredeki gerçek, sadece miktarla değil, çeşitlilik, sürdürülebilirlik ve erişilebilir fiyat ile ölçülüyor. Türkiye’nin önündeki asıl soru: “İhracat başarısını, mutfakla nasıl dengelenir?”
Eyyy Hollanda neredesin?
Hollanda, sebze üretiminde dünya genelinde 27. sırada. Lakin, aynı Hollanda, sebze ihracatında değer bazında dünya ikincisi. Aynı zamanda muz, portakal ve işlenmiş gıda gibi yüksek katma değerli ürünlerde de lider konumda. 2023 verilerine göre sebze ihracatı 9.48 milyar dolar seviyesinde
Hollanda, verimlilik ve ihracat değeri bazında dünya liderlerinden biri.
Hollanda bunu nasıl başarıyor?
İki nedeni var, birincisi: Teknoloji ve AR-GE. Hollanda'da sera üretimi, dünyada başka hiçbir yerde olmayan bir seviyede. Yapay zeka destekli iklim kontrol sistemleri, dikey tarım, LED aydınlatma, hassas tarım sensörleri... Derken, serada üretim zirvelerde dolaşıyor. Daha da önemlisi, Araştırma-Geliştirme. Wageningen Üniversitesi gibi tarım araştırma kurumları, sürekli olarak yeni teknikler, yeni çeşitler, yeni sistemler geliştiriyor ve bu bilgi, hızla çiftçilere ve şirketlere transfer ediliyor.
İkinci nedeni de: Hollanda aslında bir tarım-ticaret hub’ı. Rotterdam limanı ve Schiphol havalimanı sayesinde Avrupa’nın gıda ürünü giriş kapısı. Latin Amerika’dan, Afrika’dan, Güney Asya’dan ürünleri ithal ediyor. Bunları işliyor, paketliyor, etiketliyor. Ardından Almanya, Fransa, Rusya, İngiltere gibi büyük pazarlara Hollanda malıymış gibi yeniden ihraç ediyor. Mesela, Guatemala'dan brokoli alıyor, dünyaya satıyor. Bu yolla da, Hollanda dünyanın en büyük sebze ithalatçılarından biri oldu. Yıllık sebze ithalatı yaklaşık 2–2.5 milyar dolar düzeyinde.
Gördüğünüz gibi zenginin malı, züğürdün çenesini düşürmüş durumda.
Gelelim ete ve süte.
Dünya ortalamalarında bitkisel üretim genelde biraz daha baskın çıkar; Türkiye’de hayvancılığın ağırlığı, kültürel beslenme alışkanlıkları, devlet destek politikaları, küçük üreticinin “ineksiz ev olmaz” alışkanlığı ve sanayinin (süt ürünleri, beyaz et, ihracat) dinamizmiyle açıklanabilir.
2022 yılında kırmızı et üretimi yaklaşık 2,19 milyon ton olarak gerçekleşmiş. 2024'de 2.1 milyon tona düşmüş. Bunun büyük kısmı (yaklaşık %72,4) büyükbaş hayvanlardan geliyor. 2024 yılı itibarıyla toplam sığır sayımız 16.8 milyon.
Tavuk üretiminde rekorlar rekorlar... 2,418 milyon ton.
2024 yılı verileri (bir önceki yıla göre) şöyle:
Sığır eti üretimi: %11,2 azalarak 1,483 milyon ton
Koyun eti üretimi: %10,5 azalarak 509 bin ton
Keçi eti üretimi: %22,8 azalarak 99 bin ton
2001’den bu yana et, süt ve tavuk eti üretiminde büyük bir artış yaşandı. 2022 üretimi özellikle kırmızı et ve tavuk etinde rekor düzeye ulaştı. Ancak yeni bir tablonun düşüş sinyalleri 2023–2024 verilerinde ortaya çıkıyor: özellikle kırmızı ette %12 civarında bir düşüş gözlemleniyor. Özellikle maliyet baskısı, yem fiyatları ve girdi zorlukları sektörü zorluyor.
Koyunda da dalgalı seyir var.
Kırmızı ette dram ithalat sarmalını görünce kendini gösteriyor.
2010 yılından bu yana Türkiye, kesintisiz olarak canlı hayvan ve kırmızı et ithal ediyor:
2010-2024 arası: 6,9 milyon büyükbaş, 3,2 milyon küçükbaş hayvan ithalatı
Toplam 395 bin ton kırmızı et ithalatı
11,67 milyar dolar harcama
2024'te Et ve Süt Kurumu, sadece ithalat yoluyla 100 bin ton kırmızı et piyasaya sürdü. 2024 yılında 545 bin baş besilik hayvan ithal edildi ve 11 bin 131 besiciye dağıtıldı.
Ve en çarpıcı gerçek: Her Tarım Bakanı "ithalat sona erecek" dedi. Hiçbiri gerçekleşmedi. 2025 için de 600 bin baş besilik sığır ithalatı planlanıyor.
2020'de karkas etin kilosu 32,35 TL iken, 2025 başında 432 TL oldu. %1.230 artış!
Acayip...!
Et Artık Zengin Yemeği Oldu
2019: kişi başı yıllık kırmızı et tüketimi ~12 kg
2024: kişi başı yıllık kırmızı et tüketimi 10 kg altına düştü
Dünya ortalaması: 18,1 kg
OECD ortalaması: 34,8 kg
ABD: 27,1 kg
Türkiye: ~9-10 kg
Eurostat verilerine göre Türkiye, "et tüketemeyenler" sıralamasında Avrupa'da ilk sırada. Araştırmalar gösteriyor ki Türkiye'de neredeyse her iki kişiden biri düzenli olarak et tüketemiyor.
4 kişilik bir aile 2019'da 48 kilogram et yerken, bu rakam 2024'te 28 kilograma düştü.
Kırmızı et, artık bir temel gıda değil; yüksek gelir grubunun ayrıcalığı haline geldi.
Nasıl bu hale geldi?
Olay biraz da süt krizinin bir sonucu. Şöyle: Süt fiyatları çok düşük (Ulusal Süt Konseyi, 2024 Nisan'ında çiğ süt referans fiyatını 14,65 TL/litre olarak belirledi. %8,51'lik artış. Ama enflasyon %75'ti. Üretici, süt sağarak zarar ediyor); üretici, süt ineklerini kesmek zorunda kaldı; damızlık hayvan varlığı azaldı; fiyatlar arttı; ithalatı zorladı; ithalat yerli üreticiyi zora soktu; ithalatta suistimaller / kayırmalar oldu; bu döngü giderek derinleşti.
Kırın Çöküşü
Özellikle 1980’lerden sonra kırsal alanda büyük kırılmalar başladı. T. Özal döneminde tarıma yönelik destekler kesilerek kırsal nüfusun kentlere göçü teşvik edildi. Böylelikle Türkiye’nin tarım toplumundan, sanayi toplumuna geçeceği varsayıldı.
Sonra da bilgi toplumu olacaktık.
Yine o yıllarda, sürdürülebilir olmayan tarım teknikleri nedeniyle, tarımla doğal ekosistemler / kaynaklar arasındaki uyum kaybolmaya başladı. Akılcı olmayan su ve toprak yönetiminin olumsuz sonuçları o yıllarda alınmaya başlandı. Topraklar çölleşti, taban suları düştü, yerel gen kaynakları tahrip oldu, yerel üretici kredi borçları nedeniyle üretim sürecinden çekildi ve yoğun tarımın ekosistemler üzerindeki tahrip edici etkisi arttı.
Ayrıca, yine o yıllara denk gelen küresel sermaye ile birlikte hareket etme niyetinin belirginleşmesi; teknolojinin her şeye hâkim olması; tüketim ilişkilerinin hızla biçim değiştirmesi; ulaşılabilirliğin her açıdan gelişmesi, kentin kır üzerindeki baskısını artırdı ve kırdakinin yaşam biçimini de değiştirmeye başladı.
1980’lerden itibaren artık kırdaki insan kentte, kentli gibi yaşamak istiyordu. Çığırından çıkmak üzere olan tüketim sürecinin parçası olmaya hazırlanıyordu Türkiye ve Dünya köylüsü.
Bu söylediklerim aslında 20. yüzyılın en büyük sessiz devrimlerinden birini işaret ediyor: kırın kırım kırım kırılarak, çözülüşü. Rakamlara baktığınızda kabaca tablo şu:
1950’de dünya nüfusu 2,5 milyar; bunun %70’i köydeydi.
2000’de 6,1 milyar nüfus; bunun yarısı kentte yarısı köyde.
2050 projeksiyonları: 9–10 milyarlık dünya nüfusunun sadece %38’i kırda kalacak.
Bu, insanlık tarihinde ilk kez “çoğunluk kentli” bir uygarlığa geçtiğimiz anlamına geliyor.
İyi ama, köylü nereye gidiyor? Gittiği yerde başına neler geliyor?
Gittikleri yer şehrin varoşları. Ama bu sadece coğrafi bir kayma değil, aynı zamanda bir bilgi ve kültür kayması. Tarlada nesiller boyu edinilmiş tarımsal bilgi, tohum çeşitliliği, iklim bilgisi şehirde geçerliliğini yitiriyor. Şehre göçen köylü, sadece evini değil, bilgi ağını ve üretim kapasitesini de bırakıyor. Bu yüzden kentlere gelenler genellikle enformel işlerde, düşük vasıflı ve güvencesiz alanlarda sıkışıyor.
Nasıl gidiyorlar? Feci... Her şeyini terk ederek gidiyor. Bu göç süreci çoğu zaman bir tükenişin sonucu oluyor. Toprağın parçalanması, suyun azalması, mekanizasyon, iklim krizi ve piyasa baskısı köylüyü adeta göçe itiyor. Göçün bu biçimi, kayıp ve zorunluluk karakteri taşıyor; dolayısıyla göçmen yalnızca mekân değiştirmiyor, travmasını da yanında getiriyor. Böylelikle tarımsal üretimde genç üreticinin gücü zayıflıyor, tarımı dönüştürüp, sürükleyecek genç kalmıyor.
Bu sürecin ardında yalnızca ekonomik ya da demografik sebepler yok: iklim değişikliği, küresel piyasa baskısı, siyasal istikrarsızlık ve savaşlar da itici güç. İnsanlık, tarihte ilk kez kırsaldan kentlere bu ölçekte ve bu hızda göç ediyor. Bunun toplumsal sonuçları, sadece “kırsalın boşalması” değil, aynı zamanda kentleşmenin (buna kentleşme de dememek lazım ya) getirdiği bu kaotik genişleme ve kargaşa ile birleşen teknoloji, ritüelin yok oluşu, zaman algısının dijitalde erimesi, dünya uygarlığını yeniden yazmaya doğru bizleri sürüklüyor. Bu da beraberinde merak ve acı getiriyor.
“Dünya nereye gidiyor?” sorusu kuşkusuz yukarıdaki mercimek hadisesini etkiliyor, lakin “bizim tarım – gıda üretimi durumu nedir?” sorusuna halen cevap verebilmiş değiliz.
Sonuç: Durum Pek İç Açıcı Olmasa da, Sanıldığı Kadar İç Karartıcı da Değil
Şu yıllarda tüm dünyada pek çok konuda olduğu gibi tarımsal üretim de biçim değiştiriyor.
Bu "Biçim" konusu önemli, zira insan da biçim değiştiriyor şu sıralar.
Agro – culture’den, "culture" yani işlemek çıkıyor, "endüstri" giriyor ve terim "agro-industry" oluyor.
Büyük işletmelerin yaptığı, endüstriyel bir gıda üretim sistemi bu, artık çiftçinin işi bitiyor. Hele küçük aile tipi işletmeler… Son yıllarını yaşıyorlar.
Üretim değişiyor ama tüketim de değişiyor.
İnsanların beslenme alışkanlıkları da değişiyor.
Endüstriyel gıda üretimi hızlanıyor.
Tüm değerlerin tepetaklak olduğu bir çağı yaşıyoruz.
Kültür değişiyor, zaman değişiyor, ritüel değişiyor...
Biçim Demiştik Ya...!
Gevezeliğimi bağışlayın, iki laf edip, kaçacağım, bak vallahi bitiyor.
Şu “Biçim” dediğim nane ruhu tam da meselenin kalbinde duruyor. Tarımın biçimi değişiyor derken sadece üretim tekniklerinden değil, insanın dünyayı algılama ve kendini konumlama biçiminden söz etmiş oluyorsuz.
Görünen yüz şöyle: Tarımsal üretim klasik çizgisel yapısından çıkıyor. Tohumun, suyun, iklimin ve bilginin sahibi, kullanıcısı, örgütlenme biçimi değişiyor. Endüstriyel tarım bile kendi içinde yeni bir forma sürükleniyor; otomasyon, yapay zekâ, genetik mühendislik ve iklim şokları..., üretim başka biçimlere bürünüyor.
Ama daha derinde olan hikaye şu: Tarım biçim değiştirirken insan da biçim değiştiriyor. Yani “üretim tarzı değişiyor” demek artık yetmiyor, çünkü üretim tarzı ile varoluş tarzı birbirine çok sıkı bağlı. İnsan kendi algısının, ritminin, zaman deneyiminin, hatta benlik yazılımının dönüşümünü yaşıyor. Bu yüzden tarımdaki biçim değişimi ile insanın biçim değişimi arasındaki bağ çok güçlü.
İnsan eski insan değil.
Doğayla temas şekli değişiyor, yalnızlaşan bireyde gittikçe büyüyen bir doğa boşluğu / mahrumiyeti oluşuyor.
“Doğa ve kır” kavramı çözülürken “zaman” kavramı da çözülüyor. On binlerce yılın kültürü, ritüelleri eriyip bitiyor, döngüler kopuyor, insanın kendine ait içsel mekânı dağılıyor. Tarımın dönüşümü bu yüzden sadece ekonomik değil, ontolojik bir dönüşüm.
Dolayısı ile insanın biçimi de değişiyor.
Şimdi ise simülasyon kökenli bir form ortaya çıkıyor: İnsan toprağa / doğaya değil, onların kopyesini hiç durmaksızın üreten veriye bağlanıyor.
Zamana değil, zamanın hızlandırılmış kopyasına bağlanıyor.
Biçim değişiyor derken, yalnızca biçimin kendisi değil, biçimin mümkün olduğu düzlem de değişiyor.
Katılık çözülüyor.
Mekan yerini ağa bırakıyor.
Ben yerini deneyime bırakıyor.
Dedim ya, iyi da da kötü demeden seyrediyoruz olup biteni.













Yorumlar