Cehenneme Şahit Aranıyor

Acı yetmiyor
Hallac-ı Mansur’a atfedilen bir söz var: “Cehennem, acı çektiğiniz değil, acı çektiğinizi hiç kimsenin bilmediği bir yerdir.”
İnsan denen mahlûku iyi anlatmamış mı?
Acı çekmek yetmiyor bize.
İstiyoruz ki acımızdan birilerinin haberi olsun. Mümkünse üzülsünler, hatta bizimle acı çeksinler. Yeterince üzülmediklerini gördüğümüzde ayrıca üzülüyoruz. Kendi acımızı çekmekle meşgulken bir de başkalarının bizim acımızı ne kadar yüklendiklerini denetliyoruz.
Ne tuhaf bir varlığız!
Yıllar önce cenaze ağlayıcılığı (çığırtkan) üzerine bir yazı yazmıştımcenaze ağlayıcılığı nasıl bir meslektir?. Meğer böyle bir meslek varmış. Cenazeye ağlayıcı tutuyorsun, geliyor, ağıt yakıyor, gerektiğinde çığır çığır ortalığı birbirine katıyor. Bizim oralarda bu işi ücret almadan yapan kadınlar vardı. Çocukluğumdan hatırlıyorum, cenaze evinde önce tuhaf bir sükûnet olurdu. Gelenler başsağlığı diler, oturur, çay içilir, ölenin anıları anlatılırdı. Sobanın üzerinde çaydanlık kaynarken, sohbet renklenir, gündelik hayat ölümü usulca yana itip kendine biraz yer açmaya çalışırdı.
Derken içeri bir kadın girerdi ve girmesiyle kıyamet kopardı. Feryatlar, ağıtlar, dövünmeler... Az önce çay içenler, bir anda başka bir âleme geçerdi. Mübarek kadın, ölümün ardından oluşan boşluğu bir girdaba dönüştürür, herkesi içine çekerdi.
İşin mesleğe dönüşmüş hâli de var.
Ölü bizden, gözyaşı müesseseden.
Konuyu dağıtmak istemiyorum ama, ilginç bilgidir, bu profesyonel ağlayıcılar Eski Mısır’da da varmış, Roma'da da… Hatta Çin’de ve Tayvan’da örneklerine bugün de rastlanıyor. Tut ki Tayvan’dasın ve cenazeniz var, ağlayıcı lazım, standart ağlayıcıların yarım günlük ağlama hizmeti 100 dolar civarında.
Ama gönül ister ki, rahmetlinin ardından Tayvan’ın en ünlü ağlayıcısı Liu Jun-lin gelsin.

Coştursun cemaati, gözyaşları sel olup aksın.
600 dolar + yol masrafı. Nasıl?
Önceleri bu çığırtkanların cemaatin duyarlılığını artırıp acıyı yaşamalarını sağladığını düşünürdüm. Şimdi anlıyorum ki, bunlar sayesinde acı, başkalarında, farklı biçimlerde yeniden meydana geliyor ve yeniden de meydana getiriyor.
Neyi meydana getiriyor?
Biçimi.
Zaten bu yazının konusu da bu.
Buyurun bakalım.
Neye ağlıyoruz?
Gidene mi? Evet.
Kalana mı? Ona da evet.
Fakat ikisini birbirinden ayırdığımızda asıl meseleyi gözden kaçırıyoruz: aralarındaki ilişki. O ilişkiyi bir yapı (strüktür) gibi düşünmeye çalışalım.
Birlikte yaşadığımız insanlar, olaylar, nesneler ve olgularla kurduğumuz ilişkiler sayesinde bir evren, bir düzen, kendimizi meydana getirdiğimiz koca bir ekosistem kuruluyor. Orada düşüncelerimiz belirli bir biçim kazanıyor, ilişkilerin geriliminde ‘Ben’ olarak yoğunlaşarak, biçim kazanıp, pıhtılaşıyoruz.
Sonra biri ölüyor.
Birlikte oluşmuş gerilim ve düzen çözülüyor. İlişki yok olmuyor ama alıştığımız karşılığı artık bulamıyoruz. Üstelik gidenin yerine neyin meydana geleceğini de bilmiyoruz.
“Onsuz ne olacak?”
Bu soru yalnızca gündelik hayatın nasıl süreceğiyle ilgili değil. Onunla meydana gelmiş Ben'in ne olacağıyla da ilgili.
Bana ‘oğlum’ diyen birinin ölmesi, yalnızca bir insanı kaybetmek değildir. Onun bana ‘oğlum’ demesiyle meydana gelen ilişkinin ve ilişkilerle oluşan evrenin artık o biçimiyle kurulamamasıdır. Oğul olarak belirdiğim yer değişiyor. Öyleyse insan yalnızca ötekini kaybetmez. Ötekiyle birlikte mümkün olan kendisinin de bir biçimini kaybeder.
Ölümün açtığı boşluk dediğimiz şey belki de budur.
Yıllar önce göçüp gitmiş biri, bugün bir kokuyla çıkıyor karşımıza. Bir şarkıyla, bir sözle, bir eşyanın dokusuyla. “Anısı yaşıyor” deyip geçiyoruz. Oysa yalnızca eski bir kayıt açılmıyor. Koku da, ses de, karşılaştığımız insanlar da o eski ilişkinin yeniden biçimlenmesine katılıyor.
Ölenle ölünmüyor gerçekten. Fakat onunla kurulmuş dünyada eskisi gibi de yaşanmıyor.
İnsan, bir biçimin çözülüşünü ve henüz bilmediği yeni biçimin neler getireceğini birlikte yaşıyor.
Belki de bu deneyimin adı acı.
Şahit aranıyor
Acı, kimse bilmese de gerçek.
Başkasının görmemesi canımızın yanmasını ortadan kaldırmıyor. Ama canı yanan Ben'in bir başkasında karşılık bulup bulamaması başka bir mesele.
“Ya karşılık bulmazsa?” diye bir soru aklımıza gelir.
Diyelim ki, bir çocuk koşarken düştü ve ağlamaya başladı. Çocuğun acısı annesinin yüzünde de belirmez mi? Evet, anne çocuğundaki acıyı gördüğünde, acı üzerinden kendisinde de bir şey meydana gelir. Artık ortada iki ayrı acı var. Birbirinin kopyası olmayan ama birbirinden de bağımsız olmayan iki acı.
İşte, biraz sonra dilimize pelesenk olacak olan karşılaşma dediğim şey de bu.
Karşılaşmadan taraflar arasında yeni bir ilişki, bu ilişkiden de yeni bir biçim doğuyor.
Ya anne “Bu salak düşüp duruyor, öğrensin artık” diye, yoluna devam ederse?
Çocuğun acısı gerçekliğini kaybeder mi? Etmez. Fakat duyulmadığı, görülmediği, tanınmadığı için, yaşanan deneyim o acıya başka bir ağırlık katabilir. “Canım yanıyor”un yanına “Ben burada değil miyim?” sorusu da ilişir.
Biraz önce sormuştum, ya karşılık bulmazsa? Acısına ötekinin karşılık vermemesi hali bir yerde ‘tanınmama’ durumunu da içermez mi? Doğrudan varlığına yönelik bir tavır, karşılıklı yansımayı durduruyor, bakar mısınız darbenin gücüne.
İşte Hallac'ın cehennemi belki burada. Yalnızca acının değil, acıyı çekenin de tanınmaması. İnsan kuyudan sesleniyor, kendi sesinin yankısından gayrı karşılık gelmiyor.
Orada ama yokmuş gibi.
Tanınmama, varoluşun ortadan kalkması değil ama bir silikleşme, Ben yoğunlaşmasında bir seyrekleşme oluşturmaz mı?
Çaba
Doğdun, daha gözünü açmadan kıçına bir şaplak indiriyorlar. Hoş geldin!
Sanki kulağına da şunu fısıldıyorlar: “Fazla bağırma, vakti gelince öleceksin.”
Evdeki kedi öleceğini bilmiyor olabilir, ama biz biliyoruz.
Biliyoruz ve acayip bir hırs ve istekle, son nefese kadar, sonunda kaybedeceğimiz şu oyunda kazanmak için yarışıyoruz.
Neden?
Çünkü koşmazsan düşersin, oyunun temel kuralı bu. Çaba bizi ayakta tutuyor. Çabaladıkça ilişkiler kuruyor, biçimler oluşturuyor, o biçimlerde anlam üretiyoruz. Seviyoruz, üzülüyoruz, seviniyoruz, doğuyor ve ölüyoruz. Bütün bunlar koskoca bir ilişkiler ağını besliyor.
O ağda geçici bir düğüm olarak yoğunlaşan Ben de böylece beliriyor.
Ama bu Ben yalnızca yaşamak isteyen bir canlı değil. Kendini tanımlayarak kişi olabilen bir yoğunlaşma.
“Ben” diyor.
Adını koyuyor. Oğul, erkek, Müslüman, güçlü, yoksul, haklı, mağdur, Fenerli... Her tanım, başkalarıyla kurulan ilişkilerde karşılık buluyor, düğüme biçim kazandırıyor.
'Ben' böylece bir dil varlığı haline geliyor. Yalnızca konuştuğu için değil, bütün varoluşuyla kendisini bir biçimde görünür, tanınır kıldığı için. Tavrı, duruşu, sesi, suskunluğu, yaptığı iş, ürettiği sanat, inancı, ideolojisi, kültürü... Hepsi onun dili. Dahası, yalnızca kendisini ifade etmiyor, o ifadelerin başkalarında meydana getirdiği karşılıklarla kendisi de yeniden biçimleniyor.
Yani insan dile düşmüş bir varlıktır diyebiliriz.
Burada sorun, Ben’in dile, tanıma ihtiyaç duyması değil. Sorun, kendisini o tanımlardan ibaretmiş gibi yaşaması.
Bir oyun oynanıyor ve sen sahneye düşüvermişsin. Kısa da bir rolün var. Kostümü giyeceksin, ezberletilen replikleri söyleyip sahneden çıkacaksın. Hepsi bu.
Ya bu değilse?
İşte mesele burada!
Ya oyun önceden yazılıp bitirilmemişse?
Ya sen oynadıkça sahne, roller, hatta hikâyenin kendisi yeniden ve yeniden ve yeniden kuruluyorsa?
Üstelik de en baştan itibaren.
İyi de bu oyunun yönetmeni kim?
Seyirciyi sormuyorum. Seyirci belli. Hepimiz!
Bir yandan kendi rolümüzü oynarken diğerlerinin oyununu seyrediyoruz. Alkışlıyor, yuhalıyor, beğeniyor, eleştiriyoruz.
Birbirimize baka baka hem birbirimizi hem de oyunu biçimlendiriyoruz.
Herkes hem oyuncu hem seyirci.
Ama yönetmen?
Yönetmen sahnenin dışında mı?
Belki de rejiyi, oynarken hep birlikte ortaya çıkarıyoruz. Üstelik yalnızca insanlar da değil; içinde bulunduğumuz koşullar, karşılaşmalar, bütün o ilişkiler ağı oyunun biçimlenmesine katılıyor.
Sahne de yerinde durmuyor. Oyun oynandıkça dekor değişiyor, roller yeniden kuruluyor. Bugünkü bir karşılaşma, yıllar önce oynadığımız sahnenin anlamını bile değiştirebiliyor.
Akordeon zamanın[1] içinde oyunun başı da sonu da ilişkilerle birlikte yeniden anlam kazanıyor.
Biz ise hâlâ elimizdeki metni ezberlemeye çalışıyoruz. İyi oynarsak alkış, yanlış yaparsak çürük yumurta!
Kör Müdavim romanımda peşine düştüğüm çıkmaz da buydu. İçine düştüğü pazar yerinde belirli bir görünme biçimine sıkışmış, kendisini bir mamul ürün gibi sergileyen, bunun farkında olduğu halde döngüden çıkamayan insan.
Pazar yerinde herkes bir şeyler satıyor. Kimi bilgisini, kimi güzelliğini, kimi inancını, kimi erdemini, kimi de mağduriyetini. Herkes görünmek, beğenilmek, tanınmak istiyor.
İşin tuhafı, herkes hem satılık ürün hem de müşteri.
Sen benim tezgâhıma bakıyorsun, ben de seninkine. Sen beni beğeniyorsun, ben seni. Sonra birbirimize nasıl görünmemiz gerektiğini öğretmeye başlıyoruz.
Derken pazar yerinin kuralları oluşuyor. Kim değerli, kim önemsiz, kim başarılı, kim başarısız... Üstelik bu oyunda herkesin imkânı ve gücü eşit değil. Kimi sahnenin ortasında doğuyor, kimi kuliste bile yer bulamıyor.
Ama hepimiz, farklı ölçülerde de olsa, o düzenin sürmesine katılıyoruz.
İşte paradoks burada!
İnsan, kendisine biçilen rolün mağduru olduğunu düşünüyor. Oysa hem o rolün içinde biçimleniyor hem de rolünü oynadıkça oyunun sürmesine katkıda bulunuyor. Alkış beklerken alkışlıyor. Yargılanırken yargılıyor. Kendisini sıkıştıran ölçüleri başkalarına uygulayabiliyor.
Üstelik bunun farkında!
Kostümü de biliyor, rolü de, pazar yerindeki mamul ürün olduğunu da. Ama bilmek yetmiyor. Bildiğini bilmesi bile yeni bir kostüme dönüşebiliyor.
“Ben bu oyunu çözdüm!”
Buyurun, pazar yerinde yeni bir tezgâh!
İnsan bir yandan kurtulmak istediği oyunun sürmesine katılıyor, öte yandan o oyundan çıkış arıyor. Bazen çaresizliğinden, bazen alışkanlığından, bazen de alkışın tadından vazgeçemediği için ertesi gün aynı sahneye çıkıyor.
Fakat aynı ilişkiler başka türlü de kurulabilir. Oyunun yeniden üretilmesine katılan insan, değişmesine de katılabilir. Üstelik bunun için sahnenin sahibi veya yönetmeni olması gerekmiyor.
Çaba yalnızca alkış kazanmak için değil, sevmek, korumak, direnmek, yaratmak için de var. İnsan bazen kendisinde ısrar ederek başka birinin varoluşuna yer açıyor. Bazen çabasıyla ağda yeni eğimler, yoğunlaşmalar oluşturup oyunun seyrini de değiştirebiliyor.
Bütün bu olup bitenlerin zemininde tuhaf bir utanç olduğunu da düşünürüm.
İnsan ne yaptığını biliyor. Ama yine yapıyor. Başkalarının kendisini görmesini, beğenmesini, alkışlamasını istiyor. Daha çok beğeni, daha çok alkış, daha çok acısına, sevincine katılan insan...
Üstelik bütün bunlara ne kadar muhtaç olabildiğinin de farkında.
Fakat alttan alta başka bir şey daha seziyor: Sahnede görünen, kendisinin bütün varoluşu değil.
Bir kostüm giydiğini biliyor. Ama kostümünü kendi bedeniymiş gibi taşıyor. Bir rol oynadığını biliyor. Ama rolünü hakikatiymiş gibi sunuyor.
İşte burada bir sahtelik kokusu geliyor buruna.
Yani, belirli bir görünme biçiminin bütün varoluşu temsil ettiği iddiası.
Birbirimizin ne yaptığını az çok biliyoruz. Ama yine de birbirimizi onaylıyoruz.
Halimize bak!
Sahtekârlığı yapsan bir türlü, yapmasan bir türlü.
İşte burada inkâr devreye giriyor. İnsan bildiğini bilmezden geliyor. Kostümüne, rolüne, pazar yerindeki tezgâhına tutunuyor. Başkalarının gözünde kazandığı biçimi kendi hakikati olarak yaşamayı sürdürüyor.
Peki, utanç?
Onu da derinlerde bir köşeye, acı ipiyle bağladığı bir bohçaya koyup saklıyor.
Ama bohça da oyunun dışında değil.
Utancını gizlemesi de bir tavır, bir görünme biçimi, yeni bir ilişki. İnsan kendisini kurtarmak için yaptığı şeyi bile oyunun yeni bir sahnesine dönüştürebiliyor.
Bir zamanlar Balıkçı Kral diye bir anlatı yazmıştım. Gece vakti denize açılan bir kayık, suya çember şeklinde serilmiş bir ağ ve Balıkçı...

Balıkçı, gence ağın içine bakmasını söylüyordu. Genç bir şey göremeyince, “Beden kalsın düşünce dalsın” diyordu.
Genç düşüncesiyle daldığında tuhaf bir şey görüyordu. Ağın içinde hareketler, dalgalar, yansımalar vardı. Bu hareketler ağa ulaştıkça düğümler meydana geliyordu. Ağın içindeki varlıklar da o düğümlerde belirli biçimler, tanımlar kazanıyordu.
Sonra ağı ören kişiye soruyordu:
“Sen ağı nasıl örüyorsun?”
“Ben düğümsüz örerim, düğümü onlar atar.”
Vay canına!
Demek ki düğümleri yalnızca ağ kurmuyor. Ağın içinde hareket edenler de atıyor. Üstelik o düğümlerde kendileri biçim kazanıyorlar.
Hem ağın içinde meydana geliyorlar hem de ağı örüyorlar. Sonra da kendilerini tutan düğümlerden şikâyet ediyorlar.
Ama Balıkçı Kral'ın sonunda daha tuhaf bir şey oluyordu.
Bir kefal, ağın mantarlarına doğru hızla yüzüyor. Geliyor, geliyor, geliyor... Bir sıçrayışta ağın üzerinden atlıyor.
Hooop!
Balıkçının kayığının içine düşüyor!
Yıllar sonra dönüp bakınca, bunun da ne kadar tuhaf olduğunu görüyorum. Balık ağdan kurtulmuş olabilir. Ama okyanusa değil, kayığa düşmüş!
Acaba çıktığı ağın yerine başka bir ağ mı örülecek şimdi?
Belki.
Belki de kayıktan başka bir sıçrayış mümkün.
Üstelik ağsız kalmak da kolay değil. Çünkü düğümler yalnızca bizi tutmuyor, bir biçimde var olmamızı da sağlıyor. Düğümler çözülürse bildiğimiz Ben ne olacak?
İşte burada dönüp yeniden çabaya bakıyorum.
İnsan içinde bulunduğu ağı çabasıyla besliyor, düğümlerini sıkılaştırıyor. Ama aynı çabayla düğümlerin başka türlü kurulmasına da katılabiliyor, düğümde biçimlenen Ben’i kendi ekosisteminde evrimleştiriyor.
Peki, insan gerçekten sahneye mahkûm mu?
Yoksa sahne dediğimiz şey, varoluşun yalnızca bizim görebildiğimiz küçücük bir bölümü mü?
Belki Balıkçı Kral ile anlaşıp ağın üzerinden sıçramak da mümkün.
Ama nereye?
Kayığa mı, başka bir ağa mı, yoksa uçsuz bucaksız okyanusa mı?
Kim bilir!
Ayna

Hallac'ın sözüne dönelim.
Cehennem, acı çektiğini kimsenin bilmediği yermiş.
Belki öyle. Ama şimdi üç ayrı cehennem ihtimali görüyorum.
Birinde acıya karşılık gelmiyor. Ben, görülmediğini, tanınmadığını hissediyor.
Feci!
İkincisinde karşılık geliyor ama yetmiyor. Ben, ötekinin kendi gibi acı çekmesini, kendi gibi düşünmesini istiyor. Şahidi, kendi yankısına dönüştürmeye çalışıyor.
Bu iki taraf için de feci.
Üçüncüsünde ise aynı talebi bütün varoluşa yöneltiyor. Acısına tanık, yaşamına teminat, ölümüne seyirci, kurtuluşuna ise garanti arıyor.
Üstelik bütün bunların sonunda yine kendisi olarak kalmak koşuluyla!
Amanın dostlar, bu cehennemin dibi işte.
Yoksa biz cehennemi, o Ben düğümünü sıkılaştırdıkça mı derinleştiriyoruz?
Oysa Ben’in kendini tanımladığı biçimler, ilişkilerin bütün imkânlarını tüketmiyor. Bunu fark etmek de kurtuluşun garantisi değil.
“Ben bu oyunu çözdüm!”
Buyurun, bir Ben daha!
Üstelik bu yazıda yaptığımız da başka bir oyun olabilir. Ben diyoruz, ağ diyoruz, karşılık diyoruz. Adlandırıyor, açıklıyor, yeni biçimler kuruyoruz. Sonra o açıklamaların içinde kendimize bir yer açıyoruz.
Neyle?
Dil ile.
Düştük mü yine paradoksa?
Acı gerçek. Kayıp gerçek. Sevinç de gerçek.
Ama bunların hiçbirini, hele varoluşun tamamını, kendimiz hakkında kurduğumuz hikâyeye sığdırmak zorunda değiliz.
Böyle düşününce cenaze ağlayıcılığı pek de tuhaf bir meslek değil.
Tuhaf olan, insanın bütün hayatını bir taziye çadırına çevirebilmesidir.
Ölü çoktan gitmiş. Ağlayıcı işini bitirmiş. Herkes dağılmış. Ama biz hâlâ oradayız.
Gelen gidene aynı hikâyeyi anlatıyor, her seferinde aynı karşılığı bekliyoruz.
Cehennemin kapısında şeytan falan yok.
Belki bir ayna var.
Ve önünde, kendi acısının sonsuz yankısını bekleyen bir Ben.
[1] Kronolojiyi inkâr etmeyen, hatta onu dile getiren zamana, izninizle, Akordeon Zaman diyelim. Varsayalım ki akordeonun içindeki hava bütün zamandır; körük hareket edip tuşlara basıldığında dışarı çıkan melodi ise kronolojidir. Sesler yine art arda duyulur. Fakat melodi yalnızca bundan ibaret değildir. Her yeni ses öncekilerin yerini değiştirir; öncekiler de sonrakinin açılabileceği yolları biçimlendirir. Kronoloji, bütün zamanın karşıtı değil; onun duyulur, dinlenebilir, belli kalıpları, akorları olan şarkıya dönüşmüş çizgisidir. (Sofra, Sunay Demircan, Eflatun Yayınları, 2026.)










Yorumlar