top of page

Siyasetçinin Ramazan sofrasında çökme sevdası nereden geliyor?

  • 19 May 2019
  • 4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 23 Şub

Bu yazıyı yazalı neredeyse on yıl olmuş.

Aradan geçen zamanda çok şey değişti sanılıyor. Telefonlar değişti, sözler değişti, sosyal medya platformları değişti, danışman ekipleri büyüdü, görüntü kalitesi arttı.

Ama bazı şeyler hiç değişmedi.

Ramazan geldi mi, seçim yaklaştı mı, birden bire yer sofrası yeniden beliriyor.

Yer sofrası burada sadece yemek yenen bir yer değil. Bir sahne.

Bir görünme biçimi.

Bir mesaj.

Bir koreografi.

Fotoğrafa dikkatle bakınca aynı cümleyi tekrar tekrar görüyorsun. Evde masa var, sandalye var, düzen var. Ama poz yer sofrasında veriliyor.

Neden?

Çünkü burada amaç karın doyurmak değil, anlam üretmek.

Daha doğrusu, anlam görüntüsü üretmek.

Bir tür sembolik eşitlik kuruluyor. Herkes çökmüş durumda, dizler aynı hizaya gelmiş, lokma ortak kaptan bölünüyor, çorba aynı kaseden taşınıyor, ekmek elde parçalanıyor. Mesaj açık.

“Biz de sizden biriyiz.”

“Biz de bu hayatı biliriz.”

“Biz de bazlama, peynir, çay ile karın doyururuz.”

"Biz de fakiriz."

“Biz de çökeriz.”


Peki gerçekten mesele bu mu?

Yoksa burada olan şey, yoksulluğun paylaşılması değil de, yoksulluk imgesinin yönetilmesi mi?

Çünkü dikkat edelim, bu sahneler genellikle gündelik hayatın doğal akışından değil, kamusal görünürlüğün en yüksek olduğu anlardan çıkar. Ramazan, esnaf ziyareti, seçim kampanyası, cenaze, mahalle turu, iftar programı.

Yani tam da politik duygunun en kolay mobilize edildiği zamanlar.

Sahne kurulur.

Sofra sahnenin merkezine hazırlanır.

Kadraj ayarlanmıştır.

Mütevazılık servis edilir.

Bir yandan da bu “çöküş” halinin tuhaf bir tarafı var. Çökmek burada sadece bedensel bir pozisyon değil, sınıfsal mesafeyi askıya alma taklidi gibi bir şey... Bir 'durum' üretme hali değil mi bu?

Normalde erişilemeyen bir makam, ulaşılamayan bir güç, hesap sorulamayan bir mevki, bir anlığına dizlerini kırıyor. Ve o an, fotoğraf karesinde eşitlik hissi doğuyor.

Ama sadece karede.

Sofra kalkınca ne oluyor?

Kamera kapanıyor.

Danışman notunu kapatıyor.

Araç konvoyu hareket ediyor.

Yani yer sofrası çoğu zaman eşitliğin kendisi değil, eşitlik duygusunun kısa süreli temsili oluyor.


Tam bu noktada, rahmetli Burhan Oğuz’un işaret ettiği tarihsel damar önem kazanıyor. Türkiye’de yönetici zümre ile halk arasındaki mesafe sadece ekonomik değil, kültürel ve simgesel bir mesafe olarak da kurulmuş. Yukarı çıkanın hızla başka bir dile, başka bir bedene, başka bir alışkanlığa, başka bir bakışa geçmesi meselesi yeni değil.

Dün adına “Osmanlı” deniyordu, bugün başka şeyler deniyor.

Ama halkın sezgisi değişmiyor.

Halk şunu çok iyi kokluyor. Kim gerçekten yanında, kim sadece yanındaymış gibi görünüyor.

İşte bu yüzden yer sofrası fotoğrafı iki türlü okunabiliyor.

Birinci okuma, samimiyet okuması. “Adam gelmiş, oturmuş, ekmeğimizi bölüşmüş.”

İkinci okuma, temsil okuması. “Adam rolünü iyi oynuyor.”

Bugün mesele tam da bu ikisinin çatışmasında düğümleniyor.

Şöle diyor Burhan Oğuz: Osmanlı’nın azameti ve katı tutumuna karşı halk da, lafzen olsun, karşı taarruz geçmekten geri kalmıyor: bugün Anadolu’da idarecileri (vali, kaymakam, jandarma komutanı, vb.) köylü Osmanlı – Osmannı adıyla anar. Osmanlı onun yanında değil, karşısında olan kişidir, hasmıdır: “Köylü birbirine düşmezse Osmanlı mıkla (yağda yumurta) yiyemez” dediğinde, köyde bir olay çıkacak ki Osmanlı köye gelsin. Gelince de (başka bir şey bulamadığından) mıkla ile ağırlanacak demektir.

“Osmanlı’nın sonu ozan olur” sözü şu anlamdadır: Evvelce memuriyet yaptığı sürece hayli caka satmış olan kişi emekliye çıkınca eski yaşantısını kahvede anlatır durur.

Çok kere şahit olduğumuz bir örneği de hikâye edelim. Köylüye bucak müdürünün adı sorulduğunda mümkün olduğu kadar incelterek “Mehmet bey” der. Aynı isimde hemşerisine ise “Mamat!” diye seslenir. Onun gözünde Mehmet ile Mamat farklı adlardır. Mehmet zaten ondan değildir. O başka bir milletin adamıdır, sömürgecinin.

Anadolu halkı arasında idarecilere Osmanlı adı veriliyordu. … Anadolu Türk’leri bunlara adeta yabancı ve müstevli bir zümre gözü ile bakıyorlardı. Osmanlı sınıfının mensupları, Anadolu halkına, bilhassa köylü ve göçebelere göre mağrur, haşin, hiylekar, sözünde durmaz, vefasız ve gayri adil insanlardır. … Bugün doğu Anadolu’da şu deyiş hala hatırlanmaktadır:

Şalvarı şaltak Osmanlı

Eğeri kaltak Osmanlı

Ekende yok biçende yok

Yemede ortak Osmanlı

Bu sırada Osmanlı da halkı (Türk’ü) acımasızca yeriyordu. Örneğin, Adli mahlasını kullanan II. Bayezid:

“Değme etrak ne bilsün gam-ı aşkı Adli

Sırr-ı aşk anlamağa haylice idrak gerek”.

Nef’i:

“Türk’e Hak çeşme-i irfanı haram itmişdür.”

Eyvah eyvah... bunlar ağır laflar...!


Yer sofrası artık sadece geleneksel bir tevazu sergilemesi değil, dijital çağın dolaşıma uygun bir sembolü haline geldi.

Az maliyetli, yüksek duygulu, kolay paylaşılır, falan filan...

Bir karede hem din var, hem mahalle var, hem yoksulluk bilgisi var, hem kardeşlik var, hem “bizdenlik” var, hem de iktidarla halk arasındaki mesafeyi askıya alan bir tiyatro var.

Hem de derin mi derin bir çöküş var.

Yalan mı?


Pekii, bu tiyatro her zaman sahte midir?

Bir alışkanlık mi yoksa bir gösterge olarak mı kullanılıyor?

Memlekette yoksulluk bir yaşam gerçeği olmaya devam ederken, yoksulluk göstergesinin bir estetik nesneye dönüşmesi rahatsız edici bir şey. Yer sofrası bir aile için zorunlulukken, bir başkası için politik dekor olabiliyor.

İşte insanın içine batan, 'çöküş' noktası da tam burası.


On yıl önce bu durumu daha çok sınıfsal bir ikiyüzlülük, bir “rol kesme” olarak yazmıştım. Bugün aynı şeye bir katman daha eklemek gerekiyor.

Artık bu, sadece sınıf mesafesinin değil, görüntü ekonomisinin hatta rejiminin de meselesi.


Çünkü çağımızda siyaset sadece icraatla değil, görüntü diliyle de yapılıyor. Hatta bazen görüntü, icraatın önüne geçiyor.

Bir fotoğraf, bir yardım paketinden daha hızlı dolaşıyor.

Algoritmalar sayesinde hakikat değil, güçlü olan imge ödüllendiriliyor.


İşin özeti, lafın özü şu ki, mesele yerde yemek yemek meselesi değil.

Mesele, sofranın kendisi değil, sofranın kullanımı.

Mesele, lokma değil, lokmanın bir imgeye dönüştürülüp pazarlanan pozu taşıyacak olması.


Peki, size soru, halkın hafızası zannedildiği kadar kısa mı?

Aynı pozun yıllar boyunca tekrar edilmesi, bir yerden sonra sembolün büyüsünü azaltıyor mu? İnsanlar artık “görüntü bittikten sonra ne olduğuna” da bakıyorlar mı?

Kim gerçekten aynı mahalleye geri dönüyor.

Kim o sofranın dışında da adaletli davranıyor.

Kim sadece Ramazan ve seçim vakti hatırlıyor.

Kim kamera yokken de aynı kalıyor.

...

Önemsiyor mu?




 
 
 

Yorumlar


öne çıkanlar

yazıların size ulaşması için üye olabilirsiniz (ücretsizdir)

en yeniler
arşiv
etiketler
takip edin:
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • images
bottom of page