Please reload

en yeniler

gerçeği inşa eden yalanlarımız.

11.10.2018

1/7
Please reload

öne çıkanlar

kuzey medeniyetinde sterilizasyon sorunu

26.08.2017

 

 

 

 

Geçenlerde Estonya ve Letonya'yı ziyaret ettik.

"Ziyaret" dediysem, kutsal görev değil elbet, bizimki tatil.

Beğendik mi?

Beğendik.

Nesini?

Düzenli ve "steril" görünümü etkileyiciydi.

 

Burada anahtar sözcük "görünüm" olurdu, herhalde.

Bir tür, "imge" bu.

Medeniyet kavramının, düzen algısı üzerinden imgesel tezahürü.

Vay anam vaaay, ne cümle oldu ...! 

 

Mesela, mesela ...

Mesela sokaklarda, kırlarda, ormanlık alanlarda hiç sokak köpeği yok.

Diyeceksin, "köy köy dolaştın mı nankör kedi?"

Yok valla, dolaşmadık. Ama otobüse binip git-gel bir dokuz saat yolculuk yaptık Estonya – Letonya arasında.

Arabaya binip, bir gün dolaştık  Letonya kırlarında.

Kentlerde günlerce yürüdük.

Bir tane sahipsiz köpek gördük mü?

Görmedik.

Kedi?

Kedi de yok.  

Nerede bu hayvanlar?

 

Mesela Estonya'nın başkenti Tallinn'de hiç sokak köpeği yok.

Hiç ama.  

Tallinn Kent Konseyi'nin konuyla ilgili aldığı karar var.

Sahibi olmayan kedi – köpek buldular mı (tasması ve mikroçipi olsa da, sahibi orada yoksa) hooop... koy sepete.  Doğru barınağa, hayvanın duyurusunu web sayfalarında 14 gün bekletiyorlar, gelip alan olmazsa, geçmiş olsun.

İnfaz gerçekleşiyor. (Yasa no:24/4-3)

 

Sokaklarda siyah derili insan da yok.

Uzak Doğulu,  Asyalı, Orta Doğulu da yok.

Şişman, obez, kısa boylu, eğri burunlu, kepçe kulaklı da yok.

Dedim, onları da mı, web de 14 gün ...?

"Yok" dediler.

Onlardan zaten yokmuş.    

"Kuzey" dediğin, tek tip, homojen, steril bir topluluk.

 

Suriye krizi patladığında, Litvanyalılar "aman" demişler, en çok 1100 göçmen alabiliriz.

Bu rakamı duyunca, millet ayaklanmış.

90 göçmen alıp, durmuşlar.

90'ın 72'si de daha sonra başka ülkelere gitmiş.

Neden gitmişler?

"Açlıktan ölmekten korktuk, kaçtık" diyor göçmenin biri.

 

Çinli yok, Afrikalı yok, Hintli yok, Arap yok, Afganlı yok ...

Yahudi?

1939 yılında, Litvanya'da 200 bin Yahudi varmış, 2011 yılında 3050 Yahudi kalmış.

Naziler gelince, soykırım işine çok destek vermiş Litvanyalılar.

Fırında sterilizasyon.

(benzer bir ruh halini Polonya'da da görmüştüm)

 

Bir sterillik, bir hijyenlik, bir temizlik, bir düzen, bir homojenlik, bir tektipte şampiyonluk, bir ne bileyim sokak köpeksizlik, kedisizlik, dilencisizlik, yamuksuzluk, yumuksuzluk, çarpuk çurpuksuzluk...

 

Dağ – taş imgeler cenneti.

Her yer düzen, düzen, düzen ...

Afedersin ama "düzülen nerede?" diye sorası geliyor insanın.  

Kentler düzenli, köyler düzenli, huş ağaçları içindeki çamlar düzenli, çatılara dik dik konmuş kiremitler düzenli, parklara yerleştirilmiş nergisler düzenli....

Sovyetlerden kalma, çürümeye yüz tutmuş kolhozlar bile, kendi çapında düzenli.

Hak düzenli, hukuk düzenli, daldaki guguk düzenli.

 

Toplumu sterilleştirmek için önce dondurmuşlar.

Sonra, alkole yatırmışlar.

Üstüne bir de kaynatmışlar.

Tıpkı steril süt gibi.

Hani o, hayvanın memesinden binbir bakteri zenginliği ile gelen sütü vakumla, kaynat, şunu yap, bunu yap o bakterileri öldür, geriye kalan beyaz sıvıya da 'süt' de durumu.

Neymiş, süt bozulmasın, uzun süre dayansınmış. 

Ama o süt, süt değil?

Olsun, rengi beyaz ya!

 

"İstemiyoruz arkadaş, senin gelip de bu steril yapıyı bozmanı is te mi yooo ruuuz...!".

Tamam, tamam, bağırma, anladık.

 

Kuzey Avrupa'da herkes bunlar gibi değil.

Mesela İsveç, göçmen sevdalısı bir ülke.

Günümüzde, 10 milyonluk İsveç'in, yaklaşık 1.6 milyonu göçmen.

Avrupa'da birinciler.

Aferimler onlara mı?

Daha değil, dur... Sabır biraz... 

 

Biz hep öyle bildik onları.

Aslan sosyal demokratların beşiği İsveç.

Refahın adresi.

Rahmetli başbakanları Olof Palme, bisikletle işe giderdi.

Alfred Nobel'in memleketi.

Ödül veriyor adamlar, kazanana 1.1 milyon dolar.

Gelir dağılımı adil, refah şahane, katılımcı demokratik yönetim,  ileri düzey sivil toplum yapısı ... vay vay vay.

Barış var, adalet var, refah var, Volvo var, Saab var ...

Marlboro var, Parlement var ... (sululuk yok)

 

Sahi, biliyor muydunuz, İsveç aynı zamanda dünyada kişi başına düşen silah sanayi geliri açısından, dünya üçüncüsü.

Yaaa... ciddi silah üretiyor arkadaşlar.

Siz Saab araba üretiyor sanın (zaten araba bölümü kapandı), onlar bildiğin silah üreticisi.

Yılda yaklaşık 1.4 milyar ABD doları silah satış gelirleri var.

Kime satıyorlar bu silahları?

Tayland, Katar, Pakistan, Suudi Arabistan, Umman, Brunei, Endonezya, Birleşik Arap Emirlikleri... gibi ülkelere sattılar yıllar boyu.

Hani, bu ülkelerde demokrasi yoktu?

Hani, diktatörler insan hakları ihlalleri yapıyordu?

Hani, çok ayıptı, ne ayıptı, ne kadar ayıptı, ayıptı oğlu ayıptı ... ?

Öyle örnekler var ki dosyalarda, insan haklarını savunan sivil kuruluşlara yardım yaptığı ülkelerde, o ihlalleri yapan yönetimlere de şakır şakır silah satmışlar.

 

2016 yılında İsveç 56 ülkeye, toplam 1.1 milyar Euroluk silah satmış. "Diktatörlere satmıyoruz artık" diyorlar ama, kim inanır? 

Türkiye ile savunma anlaşması yaptılar, Türkiye'ye satıyorlar mı?

 

Şimdilerde ABD desteği ile Suriye'nin topraklarına yerleşmiş, YPG gibi Kürt devrimci (!) gruplara da silah (roket tahrikli el bombaları, makinalı tüfekler, yeni nesil tanksavarlar, vb.) veriyorlar.

Neden?

Onlar İŞİD ile savaşıyorlar.

Geçenlerde Türkiye hükümeti veryansın etti, bu silahlar PKK'dan çıktı diye.

 

Volvo'da, Fransızlarla birlikte askeri malzemeler mi üretiyor?

Galiba.

 

Hemen baktım, Nobel ile Saab arasında bir sponsorluk ilişkisi var mı?

Var.

"Eyyy Nobeeeel...!" demezler mi şimdi?

Valla derler. 

 

Ey Nobel, senin vakfının kasasında 550 milyon dolardan fazla para var, bunun beş katını zaten Alfred miras diye bırakmış, Saab gibi silah taciri senin neyine?

Gerçi rahmetli de bu parayı dinamit işinden sağlamıştı.

Bum da bummmm...! 

Bak, "barut" dedim de, bunların hikayesi de ilginç, iki lakırdı edip, çıkalım.

Baba Immanuel Nobel enteresan bir adamdı.

 

 Tanışma fırsatımız olmadı ama çok dinledim ondan, bundan.

Mucit kendisi.

İsveç'de tutunamayınca önce Finlandiya, sonra Ruya'ya gidiyor.

Sene 1840'lar.

Sen yoksun daha.

Bir küçük atölyede işe başlıyor.

Şahane tüfek namluları üretiyor mesela.

Rus ordusu da savaşa girmiş, birden işler açılıyor.

Mayın da yapıyor bizimki.

Kara mayını, deniz mayını ...

Sekiz çocuk var, para lazım, koca mucit leblebi tozu mu yapsın?

Ruslar'ın kırım savaşında çok işlerine yarıyor bu silahlar.

Buharlı kazanlar üzerine çalışıyor rahmetli, Rus savaş gemileri için 11 tane buharlı motor yapıyor ve bunun karşılığı Çar'dan altın madalyayı kapıyor.

Diyeceksin, "lafı uzatma, sokak köpeğinden nerelere geldik?"

Dur hele, bak ne işler var işin içinde.

Sabır...

Çar Nikola ölünce Ruslar barış yapıyor.

Barış'dan hiç hazzetmiyoruz, çünkü ekmek teknesini deliyor barış.

Barış olunca, bizimki iflas etmiş, pılı pırtıyı toplayıp İsveç'e dönmüş.

(Hep birlikte üzülüyoruz burada)

 

1863 yılında oğul Alfred de İsveç'e dönüyor.

En küçük oğul Emil, Alfred ve baba Immanuel Nobel, atölyede barut ve nitrogliserin karışımı denemeye başlıyorlar.

"Oynamayın, patlaaaar...!"

Patlıyor nitekim, Emil sizlere ömür.

Orada bir kaç kişi daha öte aleme yolcu ediliyor.

Tarih 3 Eylül 1864

Bu sayede de dinamit bulunuyor.

Alfred dinamitin patentini alıp, dünya kazan, o kepçe satmaya başlıyor.

Bum da bummmm...!

Diğer kardeşler mi?

 Baba silah işini bırakınca, çocukların bir bölümü, "arkadaş biz ahşap işine girelim" demişler ve ceviz ağacından tüfek dipçiği üretmeye başlamışlar.

Hikayeye bak sen, dipçik için ceviz ağacı ararken, Bakü petrollerini keşfettiler.

Gelsin paralar ...

Alfred bu dipçik işine fazla bulaşmamış sanırım, o dinamitte sabit.

Bum da bummmm....!

 

Elde ettiği paralarla "barış ödülü" verilsin demiş.

Vardır bir bildiği.

Sahi, Nobel Ödülü neden Oslo'da veriliyor?

Aslında işin doğrusu şu, Nobel Barış Ödülü Norveç'de (Oslo) veriliyor, Edebiyat ve Bilim ödülleri ise İsveç'de. Nobelin servetini yöneten vakfı ise, iki ülke birlikte yönetiyor.

Neden iki ülkeye bu şekilde bölünmüş ödüller?

Bunu onlar da bilmiyor, Alfred'in vasiyeti böyle imiş.   

Bum da bummmm...! 

 

Biz alemin merak kumkuması olarak, beklenen sorumuzu soralım şimdi, "neden?"

Ne neden?

İpin ucu o kadar kaçtı ki, kuzeyli dostlara çamur atacağız derken, çamur deryasına battık kaldık.

 

"Alfred ve sülalesini bitirdik artık, neden İsveç silah satıyor?"

Sahi neden?

Sen ki paran var, şanın şöhretin var, oturmuş demokrasin, hukukun, sivilleşmiş bir toplumun, yerleşik kent kültürün var.

Senin neyine gerek silah tacirliği eyyyy İsveç?

Üstelik bu birbirinden rezil dikta rejimlerine?  

 

Yoksa, İsveç de bir başka steril demokrasi-insan hakları imgesini mi oluşturmuştu?

Dünya alem, keklendik mi yani?

Kek meselesine sonra geleceğiz,  şimdilik "ya sabır" faslına devam.

 

Konumuz "sterilizasyon".

Bayler, bayanlar, merdivenden kayanlar, bu arkadaşların (İskandinavlar) sterilleşme tarihi, 1991 yılında Gunnar Broberg ve Mattias Tydén'in kitabı ile ortaya çıkıyor.  Kitap, İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka'da öjenik toplum oluşturmak için uygulanan sistematik sterilizasyon politiklarını anlatıyordu.

"1930 – 1970 arasında İskandinav ülkelerinde sistematik sterilizasyon uygulandı".

 

Yok deve!

 

O günlerin gazetelerindeki haberlere göre, 60 binden fazla İsveçli ve 40 binin üstünde Norveçli, iradeleri dışında sterilize edildiler.

Yani?

Kastre edildiler, yani kısırlaştırıldılar.

Neden?

Toplumun ekonomik çıkarlarını motive etmek için.  

"Bizde ırkçılık yok" diyorlar.

"Kastrasyon sistemik değildi" diyorlar.

 

Yani, toplumu "genetik aşağılık" bir malzemeye sahip olmaktan kurtarmak için; refah devletlerinin sosyal hizmet bütçelerine yük olabilecek zihinsel engelli ve diğer hastalar, sakatlar ve "sapıklar" zorunlu sterilizasyon politikasının ana hedefi olmuşlar.

Bu konunun üstü yıllarca örtülmüş. Ne var ki, yukarıdaki yazarlar kitabı yazıp, ortalığı karıştırınca, ardından da 1996 yılında, gazeteci Maciej Zaremba İsveç'in en etkili gazetesi Dagens Nyheter'da yaptığı haberlerle "sterilizasyona zorunlu maruz kalma" yı dünyaya duyurunca ... kutu bir kere açılmış.

Tut elalemin ağzını tutabilirsen.

Tutamazsın. 

 

Gazeteci Zaremba, İskandinav sterilizasyon politikası ile  Hitler'in politikaları arasında bir paralellik kurmasına rağmen, temel bir ideolojik farka dikkat çekmiş: "Nazilerdeki temel motivasyon, 'genetik aşağılık' ve 'toplumsal olarak' temizlenmek idi. Saf ırkı oluşturmak için yola çıkmıştı Almanlar. İskandinavya'da öjenik temizlik politikasının arkasındaki itici güç ise refah devleti idi" diyor Zaremba.

 

Bu haberlerin ardından sosyal demokrat devletler kendilerini savunmak zorunda kaldılar (Allah düşürmesin), savundular da ne yaptılar?

Zorunlu sterilizasyonların iddia edilenden daha az insana uygulandığını söyleyerek, eldeki rakamları revize ettiler. Bunun bir zorunluluk olduğu söylendi. Irkçı bir motivasyonun olmadığı iddia edildi.

 

Kaç kişi steril edilmişti?

1934 ve 1977 yılları arasında Norveç'te 1934 yasası uyarınca toplam 44,000 dolayında sterilizasyon işlemi gerçekleştirilmiş.  İşlemlerin % 75'inden fazlası 1965'ten sonra olmuş.

Diyorlar ki, "işlemlerin yüzde 95'i, kendileri için bir istekte bulunmuş veya buna rıza göstermiş olan, zihinsel açıdan yeterli kişilere uygulandı. Zihinsel olarak anormal olarak tanımlanan kişiler üzerinde yüzde 5'in altında gerçekleştirildi. Bunların yarısından azı zihinsel bakımdan yetersiz / sakat kalmış olarak sınıflandırıldı ve prosedürün doğasını anlamadılar..."

 

Şimdi, ortalığa "Heidi'nin ayakları neden çıplaktı?" hikayesini atanlar da olacak,

İsveç değilse de İsviçre'nin meşhur çocuk köleliği... 

 

Yok valla, amacımız o insanlara bulunduğumuz çukurdan çamur atmak değil.

Yazı öyle bir içerikle okunabilir ama bu yazanın değil, okuyanın meselesi (al işte, oldu mu şimdi?).

Sadece merak ettik, "ortalık nasıl bu kadar pırıl pırıl?"

"Neden sokaklarda başıboş kedi, köpek yok?" diye.

İşin ucu nerelere geldi, nerelere ...  ne Nobel ailesi kaldı, ne kültür bakanı... verdik veriştirdik. 

 

Yazıyı bitireceğim de, gördüğünüz gibi bir türlü bitiremiyorum.

Biz gariban ve kompleksli Anadolu insanı, bir sökükten uzamış ip bulduk mu çekeriz de çekeriz, ta ki ipin diğer ucu bize çıkana kadar.

 

Hadi bu son.

Vallahi bak yemin ettim, gitme bir yere, bitiyor.

Ne demiştik?

Sabır sabır ...

Çok bilinen bir haberdir, bir hatırlatayım dedim son son.

2012 yılı, Nisan ayında İsveç'de (Stockholm) Modern Sanatlar Müzesi'nde, Dünya Sanat Günü etkinliği çerçevesinde bir sanatçının yaptığı enstalasyonun, İsveç Kültür Bakanlı, Lena Adelsohn Liljeroth tarafından açılır.

Konu, bazı kültürlerde kadınlara uygulanan sünnetin kınanması ve sanat aracılığı ile bu dramın gündeme getirilmesidir.

Eser bir siyahi kadın heykelidir, heykelin genital kısmı kektir.

Bildiğin kek, hani şu un, şeker, yumurta ...

Heykelin bacaklarının arasına bıçak sokup, kek dilimi kesilince, heykel ağzını açıp, haykırır

 

 

 

Açılışı da sayın bakan elindeki bıçakla yapar. Çevredekiler de bu duruma biraz kikirdeyerek tepki gösterirler.  Sonra, eline bıçağı kapan, gülüşmeler eşliğinde saldırır keke.

Hatta bakan rezilliğin dozunu kaçırıp, kekden heykele de yedirmeye kalkar. 

 

 

 

Sonra olay büyür, pek çok sivil kuruluş, özellikle Afrikalı göçmen kuruluşları olayı “ırkçılığın sergilenmesi” olarak niteleyip protesto ederler.

Bakan ise “bu sanattır, abartmayın” der.

 

Bakanın kek kesmesi, ister istemez insanın aklına sterilizasyonu getirir ki, ürperticidir.

 

Şimdi, tüm bu yazılanlar bize, bizim sütten çıkmış ak kaşık olduğumuzu söylemez.

“Biz nasıl da şahane bir toplumuz, ne de medeniyiz, ne insan sevgisi ile coşmuşuz da, her halt o medeni bildiğimiz gavurlarda var” demek değildir bu yazının söylemek istediği.

 

Evet biz Suriye’li göçmenleri aldık; evet, biz heterojen toplum yapısında yaşamaya daha yatkınız; evet, biz düzensizliğin düzenini severiz; biz birbirimize daha az saygı duyar, daha çok kabalık yaparız ama biz duygularımızla yaşarız. Sevdiğimizi sevdiğimiz için döver, döve döve öldürebiliriz.

Biz de böyleyiz. 

Ne daha iyi, ne de daha kötü. 

 

Aslında, insan böyle bir şey.

Aklı fikri,  “görünümü” oluşturup, imgede anlamı kurgulamaktır insanın.

İnsan, kendini diğerlerinin üstünde bir yerlerde tutmayı “hayatta kalmak” olarak anlamlandırır.

Sonuç itibarıyla insan insanın kurdudur.

Aslında kurt olan da insan değil, insan olmayı aklından geçiremeyendir; insan olmak kurtluğu ve çakallığı aşmak niyetinin başladığı yerde kendini anlamlandırır ki, henüz ortalıkta yoktur böyle bir niyet.

 

Bak! “bitmez bitmez ...” diyordun, bitti işte!

Facebook'da paylaş
Twitter'da paylaş
Please reload

takip edin:
etiketler
arşiv
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • images
Please reload