Mor'un peşinde ...

Konumuz “mor”.

Hem renk, hem ünvan olan mor.

"Mor diye ünvan mı var?" diyeceksin, haklısın.

En yakınımızda, Süryani geleneğinde var "mor" ünvanı.

Kiliseler ve ruhban sınıfının önde gelenleri için ismin önüne "mor" geliyor.

Mor Gabriel, Mor Samuel, Mor Simon, Mor Petrus, vb.

Süryani patrikleri ve metropolitleri için de mor sıfatı kullanılmış.

Patrik Mor Mihayel, Patrik Mor Ignatius gibi, gerçi aziz adlarını alarak kullanmışlar ama… Süryaniler’in kendi web sitelerinde bazen ‘Aziz Mor Efrem’ gibi iki ünvanı birlikte kullandıkları da olmuş. Süryanilere sorduğumuzda, "çoğunlukla aziz anlamında" diyorlar. Azizse de, azize neden mor demişler?

Şimdi kemerleri bağlayalım, morarma sezonu geldi ,hoş geldi.

Süryanice, Aramice ve İbranicede mor/mar birebir çeviride “the lord/the master/efendimiz” demek. Azizden çok “efendi” mi…?

Sanki. ‘Mor’ sıfatını alanlar, İsa’nın ruhunu yaşatanlar olarak mı algılanacak…?

Sanki.

Bazı Doğu Ortadoks Kiliseleri’nde maran, moran da kullanılmış, patrikler için. Söylenen o ki, “the Lord” veya “the master” için en eski kullanılan terimler imiş ‘mar/mor’.

Ama, neden “mar/mor” ? Eski ve Yeni Ahitlere bakalım. Aynı sözcüğün İncil’deki karşılıkları ‘tahrip etmek’, ‘öldürmek’, ‘yaralamak’. Eski Ahit’te belki 30 yerde var mar/marah, hepsi de acı, acı çekmek, ölümden daha acı… anlamlarında. Roma tanrısı Mar’s bile savaş tanrısı olmuş.

Ne ilişkisi var ‘the lord’ ile acı çekmenin…? Ön Hint-Avrupa kökenli ‘mer-‘ zarar vermek ve ölmek anlamına geliyor. Ölüme maruz kalan varlıklara atıfla kullanılıyor. Mors, mortus, yani ölüm de buradan geliyor. Hastalık anlamındaki ‘morbus’ da, hastalıklı ‘morbidus’ da. Mer- ve mor-, ölmek ve/veya acı çekerek ölüme maruz kalan varlıklara işaret eden sözcükleri oluşturmak için kullanılıyor.

Ne yani, bir Süryani din büyüğü adının başına ‘mor’ alınca, acı çekerek ölüme maruz kaldı demek mi? Dur ama, acele eden ecele…!

Mar kökünden türeyen bir Latince (ama Sanskrit orijinli) sözcük, ‘martry’ var mesela. Martry ne peki? Hıristiyanlıkta imana şahitlik eden kişi (şahit), inancını bırakmak yerine acı çekmeyi bu uğurda ölmeyi göze alan kişi. Kurban. Bizim şehit. Hıristiyanlar çarmıha gerilmesi ve inancından dönmemesi nedeniyle, en büyük şahit (martry) olarak İsa’yı (the Lord) görürler. Bu, Hristiyan topluluğu için bir tür arketipsel şahit (martry) olmuş.

Ural dil ailesinden gelen Eski Macarcada bile var ‘mor’, moric sözcüğünün kısaltması olarak kullanmışlar. Avrupa’da dolaşırken ‘maurits’ olmuş, morris olmuş, maurice olmuş, moritz olmuş… Romalılar bir ara mauritius demişler. Aziz Bernedict’in va bazı erken dönem azizlerin esmer renkli müritlerine verilmiş maurus adı, mesela.

İskandinav dillerinde ‘anne’ demek. Ne alaka? Dur, telaş etme, bakacağız. ‘Mor’un Kelt’ler ile kuzeye yaptığı bir yolculuk var ki, İrlanda ve İngiliz halklarının diline moreen/moirin olarak gidiyor ve oradan mariam/maria/meryem ile birleşiyor.

Anne olmuş yine. Sadece anne mi? Azize durumu da var işin içinde. Modron Kelt geleneğinin bir kutsal annesi, Morgan’da öyle. Mor’dan türemişler. “Denizden doğan/gelen olarak kullanmışlar ve denizle ilgili inanç kültünün simgesi yapmışlar bu kutsal anneyi.


Feminizm kendine mor rengi bunun için mi seçti?

Bununla ilgili pek çok tevatür var, hepsini bir yana koyalım, gerçeği diğer yana.

Neymiş gerçek?

Yok öyle bir şey, bizimki de bir avuç leblebi tozu işte, savurup duruyoruz havaya.


Bak, daha mor renge gelmedik, sözcük olan mordayız. Sadece mor’dan acı çeken, şahit olan, kurban olana geldik. Ha… bir de anne olan, Meryem olan, azize olan ‘mor’ var.

Kadına ve kadının özgürleşme hareketine yakışır 'mor', buradan çıkarak.


Hint Avrupa dilinin köklerine doğru gidip, Sanskrit dilinden ölüme bakalım bir. Hintliler ölüme mAri/mrita/mritaM…Mastar yine “mr-“ Ölümlü olana da ‘marAyu’ deniyor.

Peki, Sanskrit dilinde mor renk ne? Sanskrit dilindeki mor rengin karşılığından biri ‘dhUmra’. mAri ve dhumra birkaç bin yılda, o kadar yolu aşınca, mori, moro, morom, morum, mor…olmuş olabilirler mi?

Hayır mı…?

Caruvardana’dan ‘cariye’ çıkınca kabul ediyoruz ama…?

Rama’dan ‘bayram’ çıkınca da ses çıkartmıyoruz…? Badraka’dan ‘bahadır’a da itiraz yok; kukkutazavaka’dan ‘tavuğa’ da yok… dhUmra’dan, mor’a var mı…?

Peki…!

Leblebi tozu kalsın o boğazda, yutmaya kalksan yutulmaz şimdi.

Devam edelim yolculuğa. Mori, moro, morom, morum, mor … Batıya doğru yol alırken, yol üstündeki bitkilere (Böğürtlene, kara duta, yaban mersinine) isim olarak konmuşlar. Mesela, 13 yüzyılda İngilizler ‘morberie’ demişler yaban mersinine. Bakar mısın netliği, “mor berie”. Böğürtlene Ermeniler doğrudan ‘mor’ demişler.

Şimdi, o ‘mor / mori’ latin diline geçince, sadece böğürtlenin değil, ölümün de rengi olmuş mu? Olmuş…! Ama zaten öyleymiş Hindistan da… Yolda değişmemiş ki, sadece yol üstünde kendi renginden meyvelere bulaşmış biraz.

Ölülerimizi yola çıkmadan önce soğuk havada sakladığımız, o ‘morg’ nereden? "O 'mor' başka, bu ‘mor’ başka uşağum, karışturma" endişesini anlayabiliyorum; peki, sinirlenme, biz renk olan mor ile devam edelim hikayeye.

Mor renk, Mezopotamya ve Akdeniz kültürlerinin coğrafyasında, tarih boyunca hem dünyevi hem ruhani anlamda bir statü sembolü olmuş mu? Olmuş …! Bu kadar laftan sonra olmasın da, ne yapsın?

İncil’de “Midyan kralları mor giysiler giyerler” diyor. Midyan neresi? Suriye’nin aşağılarında bir yermiş zamanında. Musa Firavun’dan kaçınca sığındığı yer Midyan. Anlıyoruz ki, mor bir krali renk.

Antik Yunan’da Tanrıça Athena’ya adanmış peplos örtüsü var. Örtü bir müjde habercisi ve mor iplikle dokunuyor (dokuz ayda). (ölüm burada doğuma döndü, ama kimin doğumu?) Hristiyan geleneğinde de Meryem Cebrail’den müjdeyi alırken, mor iplikle dokunmuş kumaş giyiyor ve elinde bazen mor iplikle kumaş dokuyor.

Hristiyan ikonografisinde sıklıkla kullanılmış bu. Dokumacı tanrıça Eski Mısır’da benzer bir işi yapıyor.

Hem Orta Doğu, hem Eski Yunan … Her ikisinde de bir “mor” kullanım durumu var.

Tanrıçadan, azizeye, Meryeme ve kadın özgürlüğüne kadar, hep o mor. Eski Ahit’de pek çok yerde mor iplikle dokunmuş kumaşın kutsiyetine atıf var. Ahit sandığının korunduğu çadırın (mişkan) girişini RAB, Musa’dan isterken vurguluyor: “Mor iplikle dokunsun, ince keten olsun”.

Bir örnek daha verelim, Sayılar 4:13’de RAB yine Musa’ya şunları söylüyor, “sunağı yağlı küllerden temizleyecekler ve üstüne mor yünden bir örtü koyacaklar”.

Bir de Yeni Ahit’e bakalım, Yuhanna 19:5, “Böylece İsa, başındaki dikenli taç ve üzerindeki mor kaftanla dışarı çıktı…”.

Eski Orta Doğu geleneğinde tapınaklarda ayin olurken, ruhban sınıf mor giysiler/cübbeler giyiyorlar. Ama bu konu Homeros’un efsanelerinde de var.

Bizans için de bu durum aynı, oraya Roma’dan geldi. Soylular ve ruhban sınıf için mor (erguvan rengi) çok belirleyici, hatta başkalarının kullanmasının yasaklandığı bile oldu. “Hangisi önce buldu?” diye sorup, Kronos’un tuzağına düşmeyelim.

Şimdi, iki renk var ki birbiriyle sıklıkla karışıyor, biri mor, diğeri eflatun. Bizde (ve pek çok yerde) ikisine bir ‘mor’ deyip geçiyoruz. Ama burada bu detay bizi ilgilendirmiyor, zira birkaç bin yıl öncesini konuşuyoruz, insanlar oturup, renkler arası kontrast tayini yapacak halleri yoktu. Üstelik her iki rengi de aynı şekilde elde ettiler. Ya mavi ile kırmızıyı karıştırdılar.

Ya daaaa... ta ta ta taaaaaaa....!

İşte işin püf noktası da bu ‘ta ta ta’ kısmında.

Mor rengi, ilk elde edenlerin Fenikeliler olduğu varsayılıyor. Bir tür deniz salyangozundan (Bolinus brandaris) elde etmişler. Salyangoz da bu...!

Ufacık bir şey...

Bunun için mi onlara Yunanlılar phoenician (kızıllar), ülkelerine de “Phoenicia” kızıl topraklar ülkesi, demişler?

Bununla ilgili çeşitli rivayetler var, kimi diyor onların derisi kızıldı, kimi diyor başlarına kırmızı/erguvan şapka takarlardı, kimi diyor saçları öyleydi… Ama bilinen bir şey var ki, bu insanlar tüccardı, bu rengi üretmeyi ve pazarlamayı başardılar.

Hem de ne başarı... Tarih yazmışlar.

Bu rengi çok büyük zorluklarla üretmişler. Salyangoz zaten nadir, onu denizde bul, kabuğunu aç, içinde mor rengi veren salgıyı bul, o salgıyı az güneşe tut, sadece 30 gram boya elde etmek için 250 bin salyangoz gerekiyormuş. Müthiş değil mi…?

Bu zavallıdan üretilen renk acayip canlı ve kalıcı oluyormuş. Tam imparatorlara göre, bir de tapınakların kapısına ve yüksek derecede ruhban sınıfına. “Birkaç metre mor kumaş insandan pahalıydı” diyorlar. Doğrudur.

Fenikeliler, acayip fiyatlara bu kumaşları Akdeniz boyunca pazarlamışlar. En yağlı müşteriler arasında da Roma var. “Bir şey Roma’da değer olursa, tüm Dünya’da o öyledir” devirleri. Roma’dan Bizans İmparatorluğu’na geçmiş. İşin içine arz-talep girince, değer kendiliğinden oluşmuş.

Bu nedenle de, renge (mor) ve farklı tonlarına isim verirken, Fenike moru (Phoenician purple), krali mor (royal purple), imparatorluk moru (imperial purple) gibi isimler verilmiş.

Şimdi bu işin maddi / dünyevi gerekçesine dair bir çıkarım yapalım ve diyelim ki, değeri belirleyen piyasa koşulları ve arz-talep durumu olmuştur. Piyasa gelmiş, kültürü ve ruhaniyetin ritüelini de belirlemiş mi? Tabii…! Kaçar mı...?

İşin bir de renk semboliği üzerinden gidilerek ulaşılan bir çizgisi var. Akkad, Süryani ve Araplar bu renge isim verirken ‘rgwn’ mastarı üzerinden sözcükleri türetmişler. Süryani ‘argawana’ demiş, Akkad ‘argmannu’, Araplar da ‘urguvan’.

Bizim erguvanda buradan çıkma. Mor rengin (erguvan veya eflatun veya violet) spekturumdaki son renk olması bir neden midir? Bundan sonrası spekülasyon ve anlam oluşturmaktır ki, ben bu yakıştırmayı pek severim.

Spekturumda artık algılanabilir gerçekliğin en sonuna geldin.

Buyur sana eflatun (mor) taç, mor kaftan.

Ölümün de rengini aldın, bir adım sonrası yeniden doğuş.

Yeniden doğdun mu bembeyazsın, tüm renkler sende artık. R. Guenon mor’un başına bir A koyar, A-more yapar, Tanrının kendine ayırdığı A’nın, ölü (mori) ile birleşmesi sonucu, aşk olacağını anlatır. Daha ne olsun…?

#mor #mar #morrenk

öne çıkanlar
en yeniler
arşiv