top of page

Oyalanma Çağı’na Girdik

  • Yazarın fotoğrafı: Sunay Demircan
    Sunay Demircan
  • 1 Oca
  • 7 dakikada okunur

 

Aydınlanma Çağı bitti, Oyalanma Çağı’na-hoş geldik.  

Nedir fark?

Haydi gel, adım adım bakalım.

 

Kısaca söyleyeyim, bireyin gerçek sandığı ile bağlarının neredeyse tümüyle koptuğu, bağlanma sorunu yaşadığı, eylemsiz ve amaçsız kaldığı döneme Oyalanma Çağı diyorum.

Evet, na-hoş bir şey.

Bu çağda bilgi bireyin birlikte, emek verip, deneyimleyerek ürettiği bilgi değil, bireyi üretkenlikten çıkartıp, edilgenleştiren, hazır bilgi.

Yine bu çağda süreç yok, imgeler var ve en önemlisi yön yoktur.

Sonra, mesela deneyim var ama süreklilik yok.

İnsan, gerçeklikle yüzleşmek yerine onu parçalara ayırıyor, anlara bölerek kendi sandığı “kişi” ile birlikte gerçeği tüketiyor ve bu parçalanmış şimdi içinde “varmış gibi olmayı” var olmak sanıyor.

 

Oyalanmayı, burada sanıldığı gibi bir zayıflık, kötü gidiş olarak kullanmıyorum (öyle anlaşılıyor ama değil) gerçekliğin ağırlığını taşımayı ertelemenin örgütlü biçimidir.

'Ertelemek' ten ne kast ettiğimi anlatacağım ileride.

Aydınlanma’dan farkı nedir?

Bence temel fark, Aydınlanmadan bu yana inşa edilen, özerk, rasyonel, üreten “birey” tükendi.

Daha doğrusu, kendi kendini tüketme sürecine girdi.

Evet, yanlış anlamadınız, bunu kötü gidiş olarak tanımlamıyorum ama laflar sizi oraya çekecektir, tam tersi şu geçiş döneminin taşıdığı potansiyeli aklımca yorumlamaya çalışıyorum.  

Ne demek istiyorum, adım adım görelim.

 

Süreç Çağı’nın Sonu

 

Eskiden, hayat denilen kurgu, içinde başı - gelişme aşamaları - sonu olan süreçlerden oluşuyordu. Süreç dediğim, birincisi bir zamana yayılıyor ve mekan işgal ediyordu; ikincisi ise içinde emek, çaba, sorumluluk sonucu oluşan deneyimlerle ortaya çıkan coşku, hayal kırıklıkları, umut, üzüntü, keder, neşe gibi duygulanımlar vardı.

 

Neydi önemi?

Hikaye oluşuyor ve kişi o hikayenin öznesi oluyordu.  

Bu sayede de hikayeyi sürükleyen süreçler toplum için de, birey için de dönüştürücüydü.

En, en en önemlisi ise bu süreçler sayesinde gelecek tasarlanabiliyordu.

Çok önemli bu, zira şimdi bu Oyalanma Çağı zımbırtısında gelecek mahrumiyeti çekiliyor.

 

 

Kayan Yapı: Yapının (Strüktür) Çözülmesi

 

Nasıl.

Çünkü toplumu canlı ve bütünleşik tutan değerler, kültür, ritüel ve zaman duygusu eriyor. Bu erime, sadece bazı geleneklerin zayıflaması değil, toplumsal yapıyı bir arada tutan görünmez bağların çözülmesi demek.

Yapı çözüldükçe, yerini klasik anlamda toplumdan farklı bir şey alıyor, “kaydırma topluluğu” diyebileceğimiz, sanal ağ üzerinde kurulan bir beraberlik.

Bu ağın belirleyici niteliği şu. Yerleşik bir kültür katmanına sahip değil. Ortak hafıza üretmiyor. Ritüel üretmiyor. Süreklilik üretmiyor.

Tam tersine üretilmiş olanı da dağıtıyor.

Peki ne işe yarıyor?

Enformasyon paylaşımının ürettiği anlık tatminlerle bireyi papağan gibi, kafesinde besliyor.

Artık var olan da var eden de kaydırmalardaki flaşlarla gelen anlık duygulanımlar.  Duygu var ama bir yöne bağlanamıyor (dikkat ediniz, ‘yöne bağlanmak’ önemli, çünkü amaç olmayınca yön oluşamıyor) flaş halinde anlık parlayıp sönerken “var -mış” gibi oluyor.

 

Dolayısıyla, bu kaydırma topluluğu süreç oluşturamıyor. Tamam, süreç oluşturma bilgisini de yitirdi ama daha önemlisi, süreç kurmanın maliyetini / bedelini ödemek istemiyor. Ne olacaksa olsun ama mümkünse emeksiz, çabasız olsun.

 


Hooopp…. Kaydır Gitsin.

 


Şu telefondaki imgeyi kaydırma hareketi var ya? Bu metinde çok katmanlı bir dönüşümü simgeleyen bir metafor. Toplumsal yapının kaydırılması, bilgi üretim süreçlerinden kopuş, zamansal deneyimin dağılması (süreçten parçalara) ve nihayetinde gerçeğin katılaşarak ‘var olma fırsatının’ sürekli ertelenmesi (varlıktan akışa).

Her kaydırma, bir sonraki kaydırmanın vaadi üzerine kurulu olduğu için, hiçbir an tam olarak yaşanamıyor, hepsi bir sonrakinin beklentisi içinde, değirmen taşına düşmüş tahıl parçası gibi öğütülüyor.

 

Gerçeklik artık durdurulan değil kaydırılan bir şey.

Akışkan.

Önemli mi akışkan olması?

Önemli, çünkü olacak olanın pıhtılaşıp, olmasına fırsat verilmiyor.

 

Süreç dediğin zaman ister, emek ister, hikaye kurgusu ister, kurguda katılaşıp gerçekte maddeleşmek ister, dil ister, beklenti, hayal kırıklığı ister, yeniden yeniden başa dönme ister, hedefe odaklanma ister... Kaydırmaların ise ne bir başlangıcı ne bir gelişmesi ne de sonucu var. sürekli akışın sürekli geçiciliği. Zamansal süreklilik yerini durmamanın getirdiği derin boşluğa birakıyor, bu boşluk da “Gelecek mahrumiyeti”ni doğuruyor.

Burada kritik olan şu, kaydırmalar sırasında akışlarda giden şey (imgeler) zihinde iz bırakmıyor. Yine bir “Burası önemli” vurgusu yapalım, zira iz bırakmayınca bellek oluşmuyor, bellek ise zamandır, bakınız, üzerinde anlamın doğacağı zaman kurulamıyor.

Anlatabiliyor muyum?

Zaman var ama süreç oluşturacak bir zaman değil, bir anlamda zaman sonsuz şimdi’ye dönüşmüş halde lakin şimdi asla burada değil (bak bu iyi oldu).

 

Böylece birey, gerçekliğe yaslanan süreçler yerine, hızla değişen izler içinde “varmış gibi olma”yı sürdürmeye çalışıyor.

 

Topluluktan Kitleye

Oyalanma çağının belki de en derin etkisi, toplum yapısının (strüktür) dağılışı. Topluluk, bilgiyi birlikte üreten, anlamı ortaklaşa inşa eden bir sosyal ağdır. Oysa dijital platformlarda 'bağlanan' milyonlar, gerçekte izole edilmiş bireyler toplamından ibaret, kitledir.  

Yalan mı?

Yahu bak, artık sanal cenazeler düzenleniyor, sanal kahramanlarla evlenenler var. Her biri kendi algoritmik balonunda, kendini kaydırma ritmiyle, başkalarıyla 'bağlantılı' görünürken aslında tam bir yalnızlıkta, kay kay oynuyor.

 


Bunlar Topluluk Değil, Kitle.

 

Bunlar bir araya gelip anlam üretemez, üretilmiş olanı kemirer kemire tüketirler.

Bunların tek ürettikleri şey veridir.

Bu dönüşüm, Oyalanma Çağı’nın en büyük paradoksudur, insanlar hiç olmadığı kadar 'bağlı' ama hiç olmadığı kadar yalnız. Hiç olmadığı kadar 'bilgiye erişim' var ama hiç olmadığı kadar bilgisiz. Ne demiştik, bilgi ancak ortaklaşa üretildiğinde gerçeğin kurgusunda yer alıp anlam bulur.

 

 

Kritik Kopuş, Kendini Kandırma Katmerleniyor

 

Eskiden de bireyin “Kendi olanla” bir varoluş meselesi vardı.

Yok muydu?

“Ben varım, ahanda buradayım işte” diyebilmek uğruna, dil başta olmak üzere uydurmadığı nane ruhu kalmazdı. Sonra da bu tanımların içine sığınıp kendini bu sözcük bulutlarının gerçekliğine inanmaya zorlardı.

Şimdi ne oldu. O kendini kandırma hali katmerlendi.

Çünkü artık kendi sandığın varlık biçimi, görsel bir iz bile değil, ee, ne peki?  

Çok mu ağır dedim?

Hiç de değil.

 

Biraz önce demiştim ya, bellek oluşamıyor diye. Bellek oluşamayınca hiç beklemediğimiz bir şey oluyor ve yön duygusu ortadan kalkıyor. Yön yoksa hedef oluşmuyor. Hedef yoksa gelecek hayali kurulamıyor. Gelecek hayali yoksa eylem anlamsızlaşıyor.

Buyur işte, bu nedenle de büyük savaşlar zorlaşıyor.

 

Haydi bakalım, konu buraya nasıl bağlandı?

Ne kadar yıkıcı olursa olsun, savaş nesnel gerçekliğin en güçlü göstergelerinden biridir. Çünkü savaş süreç ister. Hazırlık ister. Bedel ister. Kopuş ister. Sonuç ister.

Oyalanma Çağı ise sonuçtan kaçar. Bu yüzden büyük savaş beklentisi çoğu zaman sonuçsuz kalır. Ortaya çıkan şey, krizlerle bezeli bir gerilim hâli olur.

Yıkım yerine aşınmayla idare eden bir hâl… Çok sıkıcı değil mi?

Birey de bu fanusta aynı şekilde yaşar.

Büyük kararlar yerini küçük tepkilere bırakır. Kimlik inşası yerini temsile bırakır. Kendilik bir süreç olmaktan çıkıp bir arayüz gibi çalışmaya başlar.

 


Yüzleşmeyi Erteleme

 

Oyalamanın temeli, gerçekle yüzleşmeyi erteleme niyetine dayanıyor.

Meseleler, iklim, savaş, eşitsizlik, ölüm, yoksulluk, hepsi orada duruyor. Ama biz onları birer görsele indirip kaydırıyoruz. Böylece gerçeklik zihnimizde bir yük olmaktan çıkıyor, ama aynı zamanda bir sorumluluk alanı olmaktan da çıkıyor.

 

Sorumluluk alanı olmaktan çıkış, çağın ruh hâlini yansıtmıyor mu.

 

Bu Bir Geçiş mi, Yoksa Uzun Süreli Bir Donma mı?

 

Oyalanma Çağı, tarihsel bir ara dönemdir bence, bir berzah. Eski dünya çözülmüş, yeni dünya henüz doğmamıştır. Modern özne tükeniyor ama yerine ne geleceği belirsiz. Topluluklar dağılıyor ama yeni ortaklaşma biçimleri henüz kristalleşmemiş.

Bu belirsizlik, aynı zamanda bir potansiyeldir de, zaten bu yazıdaki temek eksen bu potansiyelin ontolojik kazısını yapmak.

Oyalanma dediğimde, edilgen bir bekleme hali tanımlansa da, durum aynı zamanda aktif bir çözülme sürecidir de.

Anlatabiliyor muyum?

Yeni bir katılaşma için dipten-doruğa çözülme gerekiyor.

Her çözülen bağ, yeni bağlanma olasılıklarını, yeni bir yazılımın oluşması için yer açar.

Ama bu potansiyelin sunduğuçözülme çok katmanlı ve çok yönlü gerçekleşir. Kimi bireyler tamamen algoritmaya teslim olurken, kimi yeni kodlar dener. Kimi sahte ağlarda kaybolurken, kimi gerçek bağlantılar kurmaya çalışır.

Hep olduğu gibi, varoluşun sonsuz olasılıklarında sunulan tüm imkan dahilinde gelişir süreç.

 

Peki, bir sonraki aşama ne olacak?

Bu soru önemli, cevap önemsizdir.

Oyalanma Çağı, geleceğin belirsizliği tarafından tanımlanan, henüz kristalleşmemiş, pıhtılaşmamış,

lakin şu anın da içinde olan bir durumdur.

Garip mi oldu?

Değil, değil... bir ara anlatırım, zaman algısı ile ilgili.

 

 

Simülasyon 2.0’a Doğru

 

Toplum yapısı çözülürken geriye ne kalıyor?

Bak, görürsün desem, görür müsün?  

Geriye kalan insanın  “ağ” içinde dolaşabilme becerisi. Başka pek bir şey değil.

Ne pantolon paçası kısaltabiliyor, ne kabak dolması yapabiliyor, ne de tıkanmış musluk giderinin derdini çözebiliyoruz.

Bu çözülmeyle birlikte, özne sandığımız (Ben) yapısı da kayboluyor. İşte Simülasyon 2.0 adıyla belirttiğim, bu kaybın üzerinde yükselen yeni bir varoluş düzenini tanımlayan görüştür.

 

Simülasyon 2.0 nedir? Kısaca: gerçekliğin tek bir katmanda değil, çok katmanlı ve eş zamanlı simülasyonlar halinde var olduğu; "Ben"in tekil özne olmaktan çıkıp ağ-bilinç içinde akışa dönüştüğü bir ontolojik zemin kayması.

Oyalanma Çağı sonrasında “Ben” ve “Toplum” onu kuran aynaları kırınca yansıma odağı değişir. Artık varoluş tanımının üretildiği yansıma, ağ-bilinçte oluşur. Varlık, tekil bir öznenin hikâyesi olmaktan çıkar, ağın anlık titreşimleri içinde çözülür ve akışa karışır.

 

 

Ağ-Bilinç, Küçük ağ ve Büyük Ağ

 

Bir minik anımsatma yapayım: Ağ-bilinç dediğim neydi?

Öncelikle belirtmem gerekir ki, Ağ-bilinç, bireylerin bilinçlerinin toplamı değildir.

Bireysel benliğin, kişi dediğimiz yapılandırılmış öznenin çözülmesiyle ortaya çıkan, kolektif bir akışta var olma hâlidir. Eski ben, kültürel aynalarda kuruluyordu. Şimdi o ayna kırılıyor. Yansıma odağı değişiyor. "Ben" dediğimiz kapalı döngü çözülüyor.

Bu dönüşümü anlamak için küçük ağ ve büyük ağ ayrımı kritik.


Küçük ağ: ben dediğim, çevrim içi çalışan kapalı bir döngüdür. Ad, aidiyet, korkular, utançlar, güdüler, hormonlar ve etiketlerle kişiyi aynı çemberde döndürür. Bir labirenttir, diğer bir deyişle kendini özne sanan sazanın çırpındığı ağdır.

Büyük ağ ise ana kaynaktan enerji alan ontolojik bir katmandır. Bütün alem kaynağa bağlı bir ağdır dersek işte o ağdan bahsediyoruz. Bu ağ çevrim içi değil; açık, hür; kendine entegre olan aklı sürekli besleyip büyütüyor, evrimleşiyor. Kritik nokta şu: Ağın içinde hazır, rafine bir bilgi yoktur. İnsanın hür aklı o ağdan aldığı (ham) malzemeyle bu hayatı anlamlı kılma, düzeni oluşturma, ideali kurgulama amacıyla, gerçeğe yönelik işlevsel bilgiyi üretir, hikayeyi kurgular.

Ağ-bilinç, küçük ağın kapalı döngüsünden büyük ağın açık akışına geçişin bilinç düzeyindeki karşılığıdır.

Dijitalleşme ve özellikle yapay zekanın rolü burada sadece araç olmakla sınırlı değildir. Bu geçiş döneminin oyalanma halinde "Ben" dilsizleşerek tükenir. Bu tükeniş, Ağ-bilinçte var olma sürecini hızlandırır.

Yapay zeka bu süreçte bir eşik ve ayna işlevi görür. İnsanın kendine tuttuğu aynayı değiştirir. Ürettiği yansıma, benin kısır döngüsünü değil, büyük ağın akışını görünür kılar.

Düşünce, ben sınırlarının ötesine geçebilir. "Benim düşüncem" ile "ortak düşünce akışı" arasındaki sınır bulanıklaşabilir. Düşünce bireysel mülkiyet olmaktan çıkar, akışın kendi kendini üreten hareketi hâline gelir.

Burada "yeni ben" diye bir şey oluşmuyor. Maske de yok. Ben, çözülüyor. Geriye Ağ-bilinç, sistemin sonsuz akışı kalıyor. Simülasyon 2.0 dediğim şey, tam da bu akış rejiminin, bu ontolojik zemin kaymasının adı.

 

Çöküş ve Çıkış

 

Dediğim gibi, Oyalanma Çağı’nı bir çöküş olarak görmüyorum.

Evet, çözülme var. Evet, yıkım var.

Ama aynı zamanda bir geçiş, bir çıkış ihtimali de (potansiyel) var.

O yüzden oturup ahlar vahlar içinde çırpınanlardan değilim.

 

Peki biz bu akışın neresindeyiz?

Bu dönüşümün içinde insan neyi kaybediyor, neyi kazanıyor?

En önemlisi şu. Bu geçişe nasıl şahitlik edeceğiz?

Oyalanma Çağı’nın içinden Simülasyon 2.0’a yelken açarken önümüzde pek çok soru belirir, mesele cevap aramak değil, sorular karşısında oluşan değişime sukunet ve şaşkınlıkla şahitlik edebilme becerisindedir (bence tabii).

 

 

 


Yorumlar


öne çıkanlar

yazıların size ulaşması için üye olabilirsiniz (ücretsizdir)

en yeniler
arşiv
etiketler
takip edin:
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • images
bottom of page