Please reload

en yeniler

gerçeği inşa eden yalanlarımız.

11.10.2018

1/7
Please reload

öne çıkanlar

Tarımsal üretimde batıyor muyuz?

05.07.2019

 

Tarım ve gıda üretimiyle ilgili süreklilik kazanmış feryat-figan halimiz var.

“Tarımı bitirdiler, mercimek bile ithal …

Hemen ardından da: “Kendi kendine yeten bir ülkeydik, nerelere geldik…?” nakaratı.

 

Evet, ortada bir sorun var ama sorunun nedenleri pek tahmin edildiği gibi değil.

Evet, politik kararlar ya da kararsızlıklar da etkili ama, mesele tam o da değil.

Mesele epey karışık…

“Karışık” derken, sorun çok tabakalı ve tüm tabakalar aralarında birbirleriyle acayip dinamik ilişkiler ağı ile bağlı.

Dolayısıyla, derinlemesine bakış ve analiz olmadan, sadece sonuçlara bakarak konuşmak doğru değil.

Yukarıda sözünü ettiğim tabakalar neler?

Göç ve demografik değişimler bir tabaka; iklimsel değişimler bir tabaka; uluslararası gıda üretimi (arz) bir tabaka; değişen talep ve beslenme alışkanlıkları bir tabaka; endüstriyel tarım bir tabaka; ülkenin ve komşuların ekonomik durumları da bir tabaka; ülkenin doğal kaynaklarının kalitesi bir tabaka …

Bak, daha “çiftçinin hali nicedir?” adlı tabakaya gelmedik.

Devlet politikaları tabakasına da… 

Tüm bu karmaşa bir yana, S. Demirel edasıyla söyleyecek olursak: Yerli mercimek bitti diye feryat eden vatandaş son derece haklıdır, mercimek bitmiştir… Mercimeği bitiren 1993 yılında Devlet’in baklagilleri desteklenen ürün kapsamından çıkartması kararı olmuştur, binaenaleyh o kararı alan hükümetin başı da S. Demirel’dir.  

 

Mercimeği bırakalım da, şu verilere bir bakalım.

 

Bir efsane balonunu patlatarak başlayalım, “Türkiye gıda temininde kendi kendine yeten bir ülkeydi.”

Doğru değil… Bu bir efsane.

Yetmedik, yetmiyoruz, yetmeyiz …

Bunu dile getirme cesaretini bulan ilk kişi (bildiğim kadarıyla da tek kişi) eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp oldu.

Sonrakiler yine sustu.

 

Bir olguyu önümüze koyalım: Kaynaklarımız sınırlı.

  1. Dünyanın en uzun süredir işlenen, sömürülen ve dolayısıyla yoksullaşmış topraklarına sahibiz. Organik madde topraklarımızın %65’inde %2’nin altında, bu feci bir durum.  %4’ün üzerinde organik madde içeren topraklarımız sadece %4.5 dir. Toprakların verimliliğini gösteren bu parametre ne kadar yoksul topraklara sahip olduğumuzu bize bağırır. Devam edelim, topraklarımızın %65’inde fosfor eksikliği var. Kireçlilik (%62’si bazik topraklar) ve tuzluluk sorunlarımız da var. Taşlı ve eğimli taban arazileri halen tarım toprağı diyerek işliyoruz.

  2. Su kaynaklarımız kısıtlı, üç vakte kadar su yoksulu kategorisine girmek üzereyiz. Tüm kullanılabilir su varlığımız, Tuna Nehri’nin bir yılda Karadeniz’e akıttığı suyun yarısını bulmuyor.   

  3. Anadolu coğrafyası fazlasıyla eğimli bir yapıya sahip, sulu tarım yapılabilir düzlükte birkaç ova var (Konya Ovası, Yeşilırmak – Kızılırmak Deltaları, Söke Ovası, Karacabey Ovası, Amik Ovası, Çukurova, Harran Ovası, vd.), bunların dışında koskoca Anadolu dağlarla kaplı, sert iklime teslim olmuş ve hızlı göçle boşalan bir gariban coğrafya.

 

Yani, Türkiye toprakları bereket fışkıran, her yerinde şırıl şırıl sular akan bölgeleri olmakla birlikte, genele yayıldığında böylesine bir cennet bahçesi sunmuyor.   

 

Üzgünüm ama öyle.

 

Şimdi adım adım ilerleyelim.

İlk örnek, ürünümüz buğday olsun.

Bakalım, durumumuz nedir…?

1961 yılında 7 milyon ton buğday üretiyormuşuz.

Bu rakam bize bir şey söylemiyor tabii…

Şöyle, dekara verim 91 kilo imiş.

Çok düşük.  

O günkü nüfusa bakarak söylersek, kişi başına 250 kilo buğday düşüyormuş.

O sırada İngilizlerin durumu neymiş?

Buğday verimleri dekara 353 kiloymuş, bizim 91 kg idi.

Günümüze bir bakalım.

Buğday ekim alanı son 40 yılda yaklaşık 20 milyon dekar azalmış.

Neden azalmış?

Tarım toprakları vasfını yitirmiş.

Neden…?

Büyük bölümü erozyonla gitmiş, drenaj olmadan sulama falan derken tuzlanarak yitirilen alanlar var … su kaynakları hoyratça harcanmış…

Kır (adı üstünde) el birliği ile kırım kırım kırılmış, insanlar da buraları terk etmişler.

Buğday ekilen alan azalmış, ama verim artmış.

Artmış da ne kadar artmış?

Geçen yıl 277 kilo olmuş dekara verim.

Öyle aman aman bir rakam değil, kişi başına düşen buğday miktarımız 256 kilo.

(İngiltere 2017 yılı ortalama buğday verimi 878 kilo).

Hatırlayalım, 1961 yılında kişi başına düşen buğday miktarı 250 kg idi.

Onca yıl çalış çabala, kişi başına 6 kiloluk artış, bu mudur?

Bu değil …!

Çalışmanın bir sonucu daha var, 1961 yılında 28 milyon olan nüfus 81 milyona ulaşmış.

Hay maşallah…!

 

Türkiye’de buğday verimi neden düşük?

Çünkü bizde buğday kıraç, susuz, sorunlu topraklarda yetiştiriliyor.

Nerelerde mesela?

Mesela, toplam yetiştirilen buğdayın %10.2’si Konya’da.

Kalanlar ağırlıklı olarak Diyarbakır, Urfa, Ankara, Yozgat, Sıvas, Çorum, Mardin, Eskişehir, Kırklareli, Adana…

Sivas’ın bir dağ köyündeki çiftçinin, buğday tarlasına yaptığı masrafları ürünü satarak çıkartması mümkün değil.

Diyarbakırlının da, Çorumlunun da …

Hele de nadas uyguluyorsa, hiç mümkün değil…!

Külliyen zarar.

İnan bana zarar…

 

Çoğu üretimi bir alışkanlığı sürdürmek için yapıyor, sorunca da “başka ne yapalım ki…?” diye yüzüne bakıyor. Evde birkaç inek var, onlara saman lazım, eh üç beş kuruş devlet desteklemesini de kar sayıyor… Bir de, zaten kalmışlar evde bir Köroğlu bir Ayvaz, Anadolu köyleri olmuş geriatri kliniği, başka ne yapacaklar ki?

Nasıl geçiniyor bu insanlar?

Çoğunun yurtdışında ya da büyük kentlerde çalışıp, eve para gönderen çoluk çocuğu var.

Bir kısmı büyükşehirde yaşıyor, birkaç gün izin alıp buğdayını ekiyor, işine dönüyor, sonra para bulursa bir gün gübreye, bir gün de ilaç atmaya köye geliyor.

Bunun adı Anadolu’da hububat tarımı.

Ha bir de, son yıllarda devletin sosyal yardımları ciddi bir geçim sağlıyor.

Evde engelli varsa para alıyor, yaşlı varsa maaşı oluyor, yaşlı bakıma muhtaçsa bakım parası…

Bu yıl Ardahan’ın bir köyünde çalışma yapıyordum, yaklaşık 50 haneyi ziyaret edip yüz yüze görüşmeler yaptık, içlerinde sosyal güvenlik kaydı olan bir kişi çıkmadı. Ne emekli var, ne çalışan… Yeşilkart, yaşlılık maaşı ve yan odada bokların içinde yüzen danalar.

Bursa’nın yükseklerindeki köylerde de durum aynı, Kars’ta da, Sivas’ta da… 

Türkiye bu açıdan şaşılası bir sosyal devlet örneği sergiliyor, bilmek lazım.

 

Buğdaya geri dönecek olursak manzara şu, ekim alanları ve üretim rakamları o köylerin boşalması ile daha da düşecek, çok düşecek. Verimli topraklardaki insanlar da, ucuz diye buğday ekmeyecek.

Ne olacak…?

Dışarıdan alacağız.

Zaten 1961 yılında da almışız (856 ton).

1980 yılı dışında, sürekli buğday almışız dışarıdan.

Ama ‘alıyoruz’ demek bir anlam ifade etmiyor tek başına.

Hemen hemen her yıl dışarıya buğday, un veya unlu mamul de satmışız.  

Makarna Sanayicileri Derneği başkanı demiş ki, “Türkiye 154 ülkeye makarna ihraç ediyor”.

Dünyada kaç ülke var ki?

193.

Mümkün mü bu…?  

Yılda 1 milyon 200 bin ton dolayında makarna ihraç ediyoruz.

İtalya’dan sonra makarna ihracatında Dünya ikincisiyiz.

Yaklaşık 500 milyon Dolar.

Önemli bir rakam.

Lakin, ihracat arttıkça içeride üretilen makarnalık buğday yetmiyor, dışarıdan buğday alıp işleniyor ve dışarı satılıyor.

Biraz da bu nedenle Türkiye Dünya ölçeğinde buğday ithalatçısı ülke konumunda görünüyor.

Ama Dünya ölçeğinde de, önemli bir unlu mamul ihracatçısı ülke.

 

Ne olacak?

Dışarıdan buğday alınacak, Türkiye’de makarna, bulgur, bisküvi yapılıp Orta Doğu ve Afrika’ya satılacak.

Hollanda o kadar ürün satıyor, hepsini kendi topraklarında mı üretiyor?

Hayır…!

 

Biraz da sebzeye bakalım.

2001 yılında toplam sebze ekilen alanlarımız 9 milyon dekarmış.

2018 yılında 7.8 milyon dekara düşmüş.

Bu da göçle ilgili bence.

Gençler, kuru – yaş bakmadan tarım alanlarını terk ediyorlar.

Sebze göreceli iyi topraklarda, sulu koşullarda yetişen ve geliri de buğdaya göre yüksek olan bir ürün, ama emek yoğun bir tarım.

Buğday gibi yılda üç beş günlük emekle olmuyor, sürekli başında olacaksın ve sürekli çalışacaksın. Üstelik çıkan ürünü depoda bekletme şansın yok, o gün sattın sattın, yoksa çürüyor.

Ciddi riskleri var.

Genç için toprağa bunca emek anlamlı değil, “gider bir yerde güvenlik görevlisi olurum, daha iyi” diyorlar.

Bununla beraber, sebze alanları azalıyor gibi görünse de son yıllarda sebze üretiminde ciddi bir teknoloji yoğun entansif üretim patlaması oldu. Özellikle kapalı alan (sera) üretiminde Türkiye ciddi yol kat etti.

Çiftçi değil ama büyük müteahhitlik firmaları sebze – meyve üretmeye başladı.

Baraj, yol yapan şirketin bir bakıyorsun Antalya’da son derece modern seraları var.

Küçük üreticinin tarlada onca emekle 8-9 ton verim aldığı domatesi,  teknoloji ile serada 80 tona çıkartıyorlar.

Hepsi aynı renk ve büyüklükte, al al domatesler.

Üstelik, piyasada domatesin olmadığı mevsimde çıkartıyor ürünü. 

Biraz da bu nedenle, Türkiye pazardaki önemli sebze üreticisi ülkelerden biri oldu.

Dünyada 4. sıradayız.

Yılda 24.4 milyon ton sebze üretiyoruz.

Dünyada en çok üretilen sebze nedir?

Domates.

Dünyada, yılda 177 milyon ton domates üretiliyor.  

Türkiye’nin üretimi 12.7 milyon ton.

Dünyada ikinciliği kuru soğan, üçüncülüğü de hıyar alıyor.

Sonra lahana ve patlıcan.

Sebze üretiminde birinci Çin.

İkinci Hindistan, üç ABD.

Türkiye dördüncü, ilginç değil mi?

En çok domates, sonra karpuz ve biber üretiyoruz.

Tüketime gelince, son verilere göre, yılda kişi başına 280 kg sebze tüketiyoruz.

FAO verilerine göre Dünya ortalaması 134 kg. Bu konuda da Çin lider, yılda kişi başına 347 kg sebze tüketiyorlar.

 

Eyyy Hollanda neredesin?

Dünya sebze üreticisi ülkeler sıralamasında Hollanda ilk 20’de yok.

Ama, iş ihracatçı ülkelere gelince durum değişiyor.

Hollanda Dünya birincisi, yılda 6.8 milyar ABD Doları tutarında sebze satıyor dışarı.

Nasıl…? Üretmiyor ama satıyor.

Türkiye Dünya dördüncüsü ama satış Hollanda’nın onda biri.

2018 yılında toplam 566 milyon dolarlık sebze satmışız dışarı.  

Hepsini toplasan makarna ihracatını ancak yakalıyor.

Bunun da yaklaşık 300 milyonu domates.

119 milyon biber, 42 milyon dolarlık da hıyar satıyoruz.

 

İlginç bir veri bu arada meyveden çıkıyor.

Yaş meyve ihracatında Türkiye Dünya’da 9. sırada.

Yıllık 3.6 milyar Dolarlık meyve satışımız var (Hollanda’nın satışı 6 milyar dolar).

Meyvecilik her yıl da artıyor bu alanda da büyük şirketlerin yatırımları söz konusu.  

 

Yukarıdaki sorumuza dönelim, Hollanda nereden buluyor bu kadar ürünü?

Evet, yüksek verimle üretiyor, teknoloji, pazar olanakları …

Yine de bunlar yeterli değil, Hollanda al-sat işleri yapıyor.

Mesela Guatemala’da brokoli üretip Rusya’ya satabiliyor.  

Dolayısıyla, Hollanda aynı zamanda ithalatçı da, Dünya’nın 6. büyük sebze ithalatçısı.

Yılda 2.2 milyar dolarlık da sebze ithalatı yapıyor.

Keza, meyve işinde de üçüncü büyük ithalatçı, 6.2 milyar dolarlık meyve almış geçen yıl.

Türkiye ise yaş meyve ithalatında 38. sırada, buna rağmen 558 milyon dolarlık meyve almışız dışarıdan.  

 

Gelelim ete ve süte.

2001 yılında 10.5 milyon sığırımız varmış.

27 milyon da koyun.

2018 yılına gelince sığır sayısı 17 milyona yükselmiş, koyun da 11 milyon.

Et olarak 2001 yılında 435.7 bin ton kırmızı et üretmişiz.  

9.5 milyon ton da süt.

Haydi tavuğu da söyleyelim, 614.7 bin ton da tavuk eti üretimimiz varmış.

2018 yılında kırmızı et üretimi 1.1 milyon tona çıkmış.

Süt 22 milyon ton, tavuk eti de 2.1 milyon ton.

Ette ve sütte ciddi artışlar var, ama yine et ithal ediyoruz, neden?

Et ihraç ettiğimiz için mi?

Tam değil, evet, et ve canlı hayvan ihracımız da var ama ithalat daha çok.

Çünkü mevcut yetmiyor.

Tüketim arttı.

2005 yılında kişi başına yılda 5.70 kilo et tüketirken, 2015 yılında 14.2 kilo kırmızı et tüketiyoruz.

Kanatlı hayvan etinde de bu sayı, 2005 yılında 15.1 kg iken, şimdi 23 kiloya çıktı.

Yılda 40.7 kg sütü içerek tüketiyoruz (ayran, peynir, yoğurt hariç). Geçen 10 yılda ikiye katlanan bu sayının daha da artması bekleniyor.

 

Birkaç ürün üzerinden analiz yapmak gerçekçi değil ama, şunu söylemek sanırım çok da yanlış sayılmaz.

Özellikle 1980’lerden sonra kırsal alanda büyük kırılmalar başladı. T. Özal döneminde tarıma yönelik destekler kesilerek kırsal nüfusun kentlere göçü teşvik edildi. Böylelikle Türkiye’nin tarım toplumundan, sanayi toplumuna geçeceği varsayıldı.

Sonra da bilgi toplumu olacaktık.

Yine o yıllarda, sürdürülebilir olmayan tarım teknikleri nedeniyle, tarımla doğal ekosistemler / kaynaklar arasındaki uyum kaybolmaya başladı. Akılcı olmayan su ve toprak yönetiminin olumsuz sonuçları o yıllarda alınmaya başlandı. Topraklar çölleşti, taban suları düştü, yerel gen kaynakları tahrip oldu, yerel üretici kredi borçları nedeniyle üretim sürecinden çekildi ve yoğun tarımın ekosistemler üzerindeki tahrip edici etkisi arttı.

 

Ayrıca, yine o yıllara denk gelen küresel sermaye ile birlikte hareket etme niyetinin belirginleşmesi; teknolojinin her şeye hâkim olması; tüketim ilişkilerinin hızla biçim değiştirmesi; ulaşılabilirliğin her açıdan gelişmesi, kentin kır üzerindeki baskısını artırdı ve kırdakinin yaşam biçimini de değiştirmeye başladı.

1980’lerden itibaren artık kırdaki insan kentte, kentli gibi yaşamak istiyordu. Çığırından çıkmak üzere olan tüketim sürecinin parçası olmaya hazırlanıyordu Türkiye ve Dünya köylüsü.   

 

Dünya nüfusu 1950 – 2000 yılları arasında 2.5 milyardan, 6.1 milyara çıkarken, bu artış içinde kırsal alanların payı 1.8’den, 3.3 milyara ulaştı.

1950’de dünya nüfusunun %70’i kırdaydı, 2000 de bu oran %50 lere düştü, 2050 projeksiyonları da %38 olarak görüyor dünyadaki kırsal nüfusun oranını.

Köylüler nereye gidiyorlar?

Belki bundan daha önemlisi nasıl gidiyorlar?

Her şeylerini terk ederek gidiyorlar.

Toprağı, kültürü, bilgiyi, tuhumu, gen kaynağını …

Köylünün bunu terk etmesinin bir sonucu var tabii… olmaz mı?

Uzun vadede farklı bir sonuç doğursa bile, kısa vadede ciddi kırılmalar yaşatıyor. Günümüzde yaşanan ırkçılığın ve şiddetin artmasının ardında tüm Dünyada yaşanan bu göçlerin etkisi olmalı.  Başta toprağı olmak üzere, her şeyini kaybeden köylünün önünde nasıl bir menzil var, biliyor muyuz?

Biz daha bizimkini bilmiyoruz, Afgan’ın, Orta Doğulu’nun, Afrikalının, Güney Amerikalının menzilini nasıl bileceğiz… onlar da gidiyorlar.

Göçler sadece ülkelerin içinde değil, ülkeler arası da oluyor.

Kültürlerini ve topraklarını terk eden köylüler, başkalarının kültürleri ve topraklarına gidiyor ve bir anlamda onun kültürünü işgal etmek istiyor.

Al sana gerilim…  

 

“Dünya nereye gidiyor?” sorusu kuşkusuz yukarıdaki mercimek hadisesini etkiliyor, lakin “bizim tarım – gıda üretimi durumu nedir?” sorusuna halen cevap verebilmiş değiliz.

 

Bence, şu yıllarda tüm dünyada pek çok şey gibi tarımsal üretim de biçim değiştiriyor.

Agro – culture’den, “culture” yani işlemek çıkıyor, “endüstri” giriyor ve terim agro-industry” oluyor.

Büyük işletmelerin yaptığı, endüstriyel bir gıda üretim sistemi bu, artık çiftçinin işi bitiyor. Hele küçük aile tipi işletmeler… Son yıllarını yaşıyorlar.

Üretim değişiyor ama tüketim de değişiyor.

İnsanların beslenme alışkanlıkları da değişiyor.

Endüstriyel gıda üretimi hızlanıyor.

Tüm değerlerin tepetaklak olduğu bir çağı yaşıyoruz. 

Kültür değişiyor, ideolojiler değişiyor … paradigmalar çatır çatır içine çöküyor. 

 

Başta söylediğim gibi, sonuçlara bakarak çıkarsama yapmak gerçekçi değil.

Durum pek iç açıcı olmasa da, sanıldığı kadar iç karartıcı da değil.   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

    

 

 

 

 

 

 

Facebook'da paylaş
Twitter'da paylaş
Please reload

takip edin:
etiketler
arşiv
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • images
Please reload