Please reload

en yeniler

gerçeği inşa eden yalanlarımız.

11.10.2018

1/7
Please reload

öne çıkanlar

Siyasetçinin Ramazan’da yer sofrasında görünme sevdası nereden geliyor?

19.05.2019

 

 

 

Ama, özellikle Ramazan’da.  

Ramazan gelince, istisnasız hepsinde bir yer sofrasına çökme durumu var.

Önemli nokta, o sırada fotoğraf çekilip medya ile paylaşılacak.

Unutma... Bunu unuttun mu, o çöküş bir daha yaşanacak.

Zaten o sofraya çökme hareketinin arka planı da bu.

“Bu” bir görünme biçimi.

Bir tür, "bak ben nasıl çöküyorum" durumunun ifşası. 

 

 

 

Peki, neden böyle görünmek istiyorlar?

“Biz de çökenlerdeniz, bak nasıl da çöküyoruz” bilgisini karşı tarafa iletmek için mi?

 

Yani, ortada ikilik hali mi var?

"Biz" ve karşısında duran "siz".

O sofradaki çökertme halinde, geçici bir süre için de olsa ikilik yok -muş gibi yapmak önemli ama. 

Ramazan önemli... hele de o sıra seçim varsa.

Biz de aslında sizdeniz, aha inanmazsan bak, çöktük işte, iki kaşık aldım çorbadan, iki lokma da patates … zaten yediğim de ne ki?

İki lokma…!

Tıpkı senin gibi…. Beni mümkünse şu günlerde böyle gör, senin gibi çökmüş. 

 

Ya görmezsem…?

Görürsün, görürsün…  

 

Bu “biz – siz” kimlerdendir?

Nereden gelip, nereye giderler …?

Şimdi, rahmetli Burhan Oğuz’un Türkiye Halkının Kültür Kökenleri adlı dev eserine kısaca göz atacağız.

Üstat bize bir tarihsel zemin hazırlayacak, üstüne gerekeni dizeceğiz.

  

“… Osmanlı zamanında mütevazi bir çevreden çıkıp Enderun’da eğitildikten sonra devlet kademelerinde görev alan kişi kendi kökeninden kopuyor, kendi menşe sınıfının antitezi haline geliyor. O artık “Osmanlı” olmuştur ve okuyamadığından onun nazarında “biidrak” kalmış kardeşi artık onun için “Türk”, “Kürt”, “aptal” dır.

İleri gitmeden evvel Osmanlı’nın tarifini yapalım: Osmanlı, dine ve devlete hizmet eden ve Osmanlı adabına vakıf olup bu suretle cemiyet içinde birinci sınıf mevkii haiz kişidir.  Devlete hizmet etmek demek bir bakıma devletten gelire sahip olmak ve vergiden yana imtiyazlı durumda olmak demektir …

Görüldüğü gibi, Osmanlı ile halkın hiçbir müşterek tarafı yoktur artık.

 

Osmanlı’nın azameti ve katı tutumuna karşı halk da, lafzen olsun, karşı taarruz geçmekten geri kalmıyor: bugün Anadolu’da idarecileri (vali, kaymakam, jandarma komutanı, vb.) köylü Osmanlı – Osmannı adıyla anar. Osmanlı onun yanında değil, karşısında olan kişidir, hasmıdır: “Köylü birbirine düşmezse Osmanlı mıkla (yağda yumurta) yiyemez” dediğinde, köyde bir olay çıkacak ki Osmanlı köye gelsin. Gelince de (başka bir şey bulamadığından) mıkla ile ağırlanacak demektir.

 

Osmanlı’nın sonu ozan olur” sözü şu anlamdadır: Evvelce memuriyet yaptığı sürece hayli caka satmış olan kişi emekliye çıkınca eski yaşantısını kahvede anlatır durur.

Çok kere şahit olduğumuz bir örneği de hikâye edelim.  Köylüye bucak müdürünün adı sorulduğunda mümkün olduğu kadar incelterek “Mehmet bey” der. Aynı isimde hemşerisine ise “Mamat!” diye seslenir. Onun gözünde Mehmet ile Mamat farklı adlardır. Mehmet zaten ondan değildir. O başka bir milletin adamıdır, sömürgecinin.

 

Anadolu halkı arasında idarecilere Osmanlı adı veriliyordu. … Anadolu Türk’leri bunlara adeta yabancı ve müstevli bir zümre gözü ile bakıyorlardı. Osmanlı sınıfının mensupları, Anadolu halkına, bilhassa köylü ve göçebelere göre mağrur, haşin, hiylekar, sözünde durmaz, vefasız ve gayri adil insanlardır. … Bugün doğu Anadolu’da şu deyiş hala hatırlanmaktadır:

 

Şalvarı şaltak Osmanlı

Eğeri kaltak Osmanlı

Ekende yok biçende yok

Yemede ortak Osmanlı

 

Bu sırada Osmanlı da halkı (Türk’ü) acımasızca yeriyordu. Örneğin, Adli mahlasını kullanan II. Bayezid:

 

Değme etrak ne bilsün gam-ı aşkı Adli

Sırr-ı aşk anlamağa haylice idrak gerek”.

 

Nef’i:

“Türk’e Hak çeşme-i irfanı haram itmişdür.”

 

Eyvah eyvah... bunlar ağır laflar...! 

 

Evet, Burhan Oğuz’un farklı kaynaklardan da derleyerek yaptığı, bu topraklarda ikiliğin kökenleri taa Osmanlı geçmişimizden geliyor.

Ondan öncesi olduğundan da zerre kuşkumuz yok. 

Öyle bir sistem ki, aşağıdan kim gelirse gelsin, biraz yukarı çıkartıldı mı, oluveriyor “Osmanlı”.

Biraz okudu mu?

Biti mi kanlandı?

Mevki makam mı verildi…?

Gidiyam yerine gidiyorum mu demeye başladı..?

Ailesiyle tatile mi gitmeye başladı…?

Diğerlerine yapıştırıverir lafı “etrak ne bilsün”.

Cahilleeeeerrr….!

Odun bunlar oduuunnn…!

İdeolojik duruşun hiçbir önemi yoktur, olay o kıç nahiyesinin yükselmesiyle birlikte başlar.

Bir parmak bile yükselse, yeter.

Kıç o andan itibaren kendini “şef” olarak atar.  

İki parmak sonra “müdür” dür.

Arkada kalanlar çökmüşler sülalesi...

 

Çökmüşlerin işi de kolay değildir hani, aklı fikri o bölgeyi kaldırmaktır.

Yoksa bilir ki şalvarı şaltak Osmanlı yemede ortak olmayı sürdürecektir.

O kıç oradan kalkmadıkça hep onun çocuğu askere gidecek, onun çocuğu çarpışacak; onun çocuğu el kapılarında “iş – aş” diye dolanacak; vergi hep onun cebinden çıkacak ve “kriz” dendiğinde kaybeden o olacaktır.

Çöküş acısı yürek yakar, fenadır.  

 

Ramazan ve seçim dönemlerinde riya zirveye tırmanır ve bu sistem sanki böyle değilmiş gibi yapılır.

Kıçı yere yakın olmanın göstergesidir yer sofrası, hep beraber çökülür ve seviye eşitlenir.

Bir mütevazılık esintisi estirilir, eşitlik, adalet, kardeşlik... iki lokma bir hırka... 

O an hepsi fakirdir.

Hep bir ağızdan, neşe içinde hem yer, hem de söylerler:

“Eken de yoook biçende yooook

Yemede ortak Osmanlııııı....”

 

 

 

 

 

 

 

      

       

Facebook'da paylaş
Twitter'da paylaş
Please reload

takip edin: