Please reload

en yeniler

gerçeği inşa eden yalanlarımız.

11.10.2018

1/7
Please reload

öne çıkanlar

Aleviler, kızıl baş ve turna

08.04.2017

 

 

Alev, ateş, kırmızı, başlık, dönüşler (semah), turnalar... Nasıl bir eksende birleşirler? 

 

Bir kere, birleşirler mi? 

Şart midur?

Şart değilse, zorlamayalım. 

...

Hele biz ilerleyelim, 'şart' kısmına, sözcükler üstünde dolaşan zihinler karar versin. 

Hazırsanız, takın kemerleri. 

Kalkıyoruz... 

 

Şu "kızıl baş" konusuyla başlayalım mı? O zaman soralım sorumuzu:  

Neden başa kırmızı bir başlık veya bez takılıyor?

 

İlk "bilinen" kırmızı başlık Eski Mısır'dan. 

Ya da benim duyup, bildiğim en eskisi. 

O zamanlar önemli bir şey kırmızı şapka.

'Şapka' denir mi? O bir tac. 

Firavun tacı. 

 

 

"Güney Krallığı'nın" ve çölün kızıl topraklarının firavunları takıyor kızıl tacı.

Neden kızıl?

Çünkü, güneş olan Ra kırmızı. 

Onun yerdeki simgesi olan ateş kırmızı. 

Işık titreşimin frekanslarına göre renklere ayrıldı. 

İlk görülen kırmızı. 

Gitti gitti... mor ile bitti. 

Mort oldu bir şekilde.

Mor son olan, yani ölüm ise, kırmızı doğum mu?

Ya da başlangıç...? 

   

Kadim Mitra geleneğinde Kutsal Baba'yı temsil eden baş rahip kırmızı başlık giyiyor. 

Fenikelilerin de kızıl saçları olduğu söylenir.

Başlık olmasın o saç dedikleri...?

Zaten, Fenike adı Yunanca da (Phoenician) kan kırmızısı demek. 

Bizim Frigya'lıların da kırmızı başlık taktıkları biliniyor.

Biraz sonra daha detaylı göreceğiz. 

Midas’ın, Mitra’nın, Attis’in, firavunların giydiği başlıklar da hep kırmızı.

'Adem' de kırmızı, kan kırmızısı, kırmızı toprak demek.

"Çek usta bir dem'li çay" dediğinde, "dem" ne ki, A-dem ne olsun?

Dem görmeye yönelenler karşılarında ne bulurlar ki, dem o dem olur? 

Ya da başlangıç ve sonun bir olduğu vakit ne vakittir?

... 

Konu dağılma eğilimine girdi, biz dönelim başlık muhabbetine.  

 

Yunanlılar bu başlığı kendilerinin barbarlardan farklı olduklarını belirtmek için takarlarmış, daha sonra Roma’da özgür bırakılan kölelerin simgesi olmuş kızıl başlık.

En sonunda da Fransız ihtilalinin, aynı zamanda Amerika kıtasındaki pek çok özgürlük girişiminin de simgesi olmuş

 

(Meksika paralarında, Nikaragua, El Salvador, Arjantin, Kolombiya, Haiti, Küba, Bolivya, Paraguay’ın bu günkü armalarında ve kiminin bayraklarında simgesel olarak yer alır bu şapka)

 

Kendi alevlerinden doğan efsanevi kuş (phonix) de bu yolun yolcusudur.  

 

(Ey muhterem okur, dönüp dolaştığımız her cümlede eksen hürriyettir. İnsan ruhunun peşinde olduğu yegane şey.)

 

Güneş'in ve ateşin bir tapınım sembolüne dönüştürüldüğü tüm coğrafyalarda kırmızı başa geçmiştir. Zaten frekans olarak da baştadır. 

İyi de, kırmızı ve hürriyet nasıl bir ilişki içinde?

Çok basit, karanlık esaret ve zindan ve ölüm; güneş bir kızıllıkla doğdu, ortalık aydınlandı karanlığın hükmü sona erdi.

Işıkla birlikte bereket doğdu.

Işık ama, bildiğin ışık değil. 

Zaten güneş de bildiğin güneş değil. 

Sen bildiğin sen misin ki?

 

Neyse, devam edelim. 

Doğuşun (şafak vakti) rengi kırmızı. 

Ne diyor Fecr Suresi ilk ayeti?

"Tan yerinin ağarmasına and olsun" 

Bu ağarmayı nur'un doğuşu olarak ele aldığımızda anlarız ki, doğan nur bir ışık değil, kavramsal bir gerçekliktir.  

Öyle mi anlarız? 

Kabul edelim ki öyle anlıyoruz, yine kabul edelim ki aydınlanma ortamın ışıkla dolması değil, karanlığın bitmesi de değil, şuurun sınırsızlık aleminde hür olarak büyümesi ve bu büyümenin idraki. 

Aklın hürriyeti yani. 

O başa kırmızıyı takmak biraz daha mı anlamlı oldu sanki...? 

 

Efendim, söylemekte bir sakınca yoktur güneş sembolik olarak, göksel baba olan erili simgeler.  Fallik bir sembole ve işlevine yönlendirir bizi. 

Dölleyici olandır. Bereketi doğuracak rahim onunla döllenir. 

Kuvveti anlatan da o dur.

Lakin, denklem şu iki cümleye sığacak kadar da sığ değildir.   

Ne yapalım, anlatılmaz olanı sembol ve metaforla anlatmaya kalmış eskiler, bizimki tercüman boşboğazlığı işte. 

 

Fallus dedik, eril dedik, dölleme dedik, güneş dedik, o halde sahneye aslan çıkar mı?

Çıkar tabii...  

Kimi gelenekte boğa, kiminde aslan simgeler eril gücü, dölleyici olanı.  

Ra Eski Mısır'da Güneş Tanrısı.  Rabb olmuş zamanla Sami inancında.

Oradan da Rahman ve Rahim ...    

Sol ne?

O da güneş. 

Resul, Resol, Ra Sol  ...

Hayy ne?

Ezeli ve ebedi diri olan, daima hayat dolu olan.

“Hay ve kayyûm olan Allah’tan başka ilâh yoktur.” (Ali İmran, 2)

Dar ne? Ev, mekan, alem ... 

Hayy-dar ne oluyor bu durumda?

 

Kırmızı başlığa dönelim.  

Turna'nın da başında da bir kızıl şapka var. 

 

Buyurun size dans eden (semah dönen) bir çift turna. 

Biliyoruz ki, Aleviler turna kuşuna sevdalı insanlar. Türkülerinde, danslarında turna hiç eksik olmaz. 

Neden turna?

Sadece başlarında kızıllık var diye mi? 

Değil. 

 

Aslına bakarsanız, Alevilerin turna sevdası İslamiyet öncesi inanışlardaki turna kültünden geliyor. Turna, bulunduğu her coğrafyada (Güney Amerika hariç, tüm dünyada bulunuyor arkadaşlar) bir biçimde yerel kültürün önemli ögesi olmayı   başarmışlar. 

Neden?

Birincisi, kanatları var, Toprak Ana'dan, Gök Baba'ya uçuyorlar. 

İkincisi, döne döne, termallerle yükselerek, uçuyorlar. 

Üçüncüsü, çiftleşme öncesi kur dansları hayranlık verici. 

Taaa Çatalhöyük'den bu yana, tüm dünyada, bu nedenle turna semahı yapılır durur. 

 

Madalyonun diğer yüzünde de benzer bir hikaye yer alır.

Mısır’ın ünlü tanrısı Thoth, ibis (aynak kuşu) başlıdır. Thoth’un görevi bilgiyi aktarmaktır. Yazıyı bulmuştur. Ders verir...
Hazret terzilik de yapar mı?
Yapar!

 

Thoth’un farklı coğrafyalarda benzerleri vardır. Bunlar farklı isimlerle de olsa, benzer görevlerle donanmışlardır. İşleri güçleri kadim bilgiyi kaydetmek ve aktarmaktır.
Kalem erbabıdırlar yani. (Roma’da da yazıyı bulan, iletişimden sorumlu olan Merkür’dür mesela)

Hermes, Merkür, Enok... Bizde de İdris (Hanuh).

İdris zaten Arapça drs mastarından türetilmiştir ve ders verir; hem de terzidir.
Ne diker peki bu terziler?
Hal elbisesi.
O da nasıl bir elbise?
Öyle işte, yensiz, yakasız bir şey.
Hazretlerin hepsinin turna veya aynak kuşuyla bir şekilde ilişkisi vardır. (Kuş Mısır’da ibistir ama Anadolu’da farklı türlerden seçilecektir, çünkü yerel kültürün yerel değerler üzerinden biçimlenme arzusu vardır.)

Turnalar eşe sadakat yemini etmişlerdir.

Bir evlilik, tamam! 

Çatalhöyük'de kollarına turna kanatları takıp, semah dönen şamanlar bunu biliyorlardı. 

Diyeceksin, bilse ne işe yarar?

Yaramaz mı?

Hayvandaki sadakat, güvenin simgesi olmuş, onun Baba'ya gideceğine de güveniyor.  

Geleneğin tüm ritüelleri insanı aynı yolda yolculuğa hazırlar ve bunun ardındaki niyet de  “Atam Gök Anam Yer” diyen Bektaşi'nin nefesinde saklıdır.
Ama Aleviler, bazen flamingoya da allı turna diyorlar, neden ki?
(Yüksekova'da 75'inci Yıl Yatılı İlköğretim Bölge Okulu'nun bahçesinde, Anadolu'da 'Allı Turna' olarak bilinen bir Flamingo kuşu bulundu. Yüksekova Haber Gazetesi).

 

Çünkü, alevilerin yaşadığı Orta Anadolu Bölgesi'nin sulakalanlarında bol miktarda flamingo yaşardı, binlerce yıldır. Ama tek neden bu değil elbet. Bence, flamingonun turnayla nöbetleşe görev almalarının ardındaki temel neden flamingonun kızıllığıdır.

 

Eveeeet, geldik şimdi ateş ve alev işlerine.
FlamingonunLatincesi= phoenicopterus  “kırmızı kanatlar” ya da “alev kanatlılar” demek. 

Phoenix / Phoenician Latincede  "kırmızı-mor”, “kan kırmızısı” anlamına geliyor.

Phoenician = Fenike durumu. 

Tabii, Akdeniz’in ünlü tüccarları Fenikelilerin bir önemli maharetleri de kırmızı boya üreticisi olmaları.

Kızıllar yani. (Mustafa Kemalin’de soyunun köklendiği Kızıllar aşiretiyle nasıl bir ilişki kurulabilir?).

Flamingo ismi de etimolojik olarak Portekizce ve İspanyolca kökenli, “alev renkli” demek. (Flame de alev zaten).
Phoenix=Fönix=Anka=Zümrüdü Anka=Garuda...  Bunlar hep tarihdeki efsanevi kuşlar. Aslında hepsi aynı, hepsi yuvasını ateşe verir, alevler içinde yanar ve küllerinden yeniden doğarlar.

Vay, vay vaaaay! Nerelere geldik, nerelere, bakın hele!

Yanarak ölmek ve küllerden yeniden doğmak. 

Al sana hürriyetin önde gideni. 
Bu aşamada bir mum yakalım, seyrimize bakalım mı?
Bakalım.
Konu heyecan vericidir. Yani insanın alevler içinde yanması ve küllerinden yeniden doğması.
Bir düşünelim, alevin arıtıcı, temizleyici işlevini; yakarak yok ettiği ne acaba?
Külünden yeniden doğan kim peki?
Tüm bu yeniden doğuş için Ana'dan doğup, Baba'ya (Ata'ya) bir yükseliş yolculuğu gerekiyor mu?

Yine hürriyet çevresinde mi dolaşıyoruz? 

Horus ille de Osiris mi olmalı Ra'ya kavuşmak için? 
Bu seyrüsefer sırasında rehber kim acaba?
Yolcunun yol için donanmasını sağlayan kim?
Turna başlı terziler olmasın?

Konuya zahiri kısımdan baktığımızda, Alevi neslinin tarih boyunca iktidar olan her türden hakim ideoloji ile başlarının hoş olmaması ve ateşler içine atılmaları ve yine çıkıp, sanki küllerinden doğar gibi varlıklarını sürdürmeleri kuşkusuz sadece bir trajedi ve zalimliğin belgesidir.

Kuşlara dönersek, flamingoların pembe-kırmızı kanatlarının alevle ateşle bir ilişkileri olduğu gerçek. Sürü halinde uçan flamingolar gökyüzünde bir tür alevden dalgalar oluştururlar. Allı Turna / Alev /Alevi görüyoruz ki benzerlik var aralarında.

 

Şaşırtıcı bir bilgi de yıldızlardan gelecek. Flamingonun Latincesi Phoenicopterus idi. Phoenicopterus aynı zamanda bir de güney yarımküredeki bir takımyıldızın adına verilmiş, bu yıldız kümesinin diğer adı da “Grus”.  Turna’nın Latincesi de grus’dur.

Alın size bir şaşırtıcı bilgi daha: Luwi dilinde “Lu-luw-alluwa” ışık, parıltı demek (light/lux gibi sözcüklerin buradan geldiği düşünülür). “Luwi” de ışık insanı anlamında kullanılırmış.  “A-luwi” de ışık insanı demek. Bu durumda Alevi=Alevciler, ışıkçılar mı oluyor?

Anadoluda eskiden elinde saz, köy köy dolaşan erenlere ‘ışıkçı’ denmesi ve mevcut iktidarın ışıkçılardan rahatsız olup, ışıkçılığı bir fermanla yasaklamalarıyla bunların ‘aşık’ adıyla ‘görev’lerine devam etmeleri şaşırtıcı değil mi?

Pir Sultan’ın Hazreti Şah’ın avazı’nı turna diye bir kuşda bulması; asasını ise Nil deryasına kadar götürmesi; terzilerin diktiği o hırkayı de bir dervişe layık görmesi şaşırtıcı değil midir?

Değildir!

Gelenek koridorunda, hiç birşey şaşırtıcı ve tesadüfi değildir. Binlerce yılın, muhteşem kurgusunun biz sadece bir bölümünü, o da yüzeyden algılayabiliriz. Çünkü bizim bilgi dediğimiz şey kuru sözcüklerden oluşmuş malumat yığınıdır. Esas bilgi ise, gelenek koridorunda itinayla saklanan ve nesilden nesile taşınan ve o terzilerin dersleriyle aktarılmış olandır. Kuşlar bizim ışığa, nur'a, Baba'ya ulaşmamızda yegane yoldaştırlar; onun içindir ki, kuş dilini bilen, kuş kanadını takan, kuş donuna giren, kuş olan ışığa yani o bilgiye ulaşandır.

Yukarıdaki bir sürü cümle bize bir kültürün ifade biçimleri gibi gelir ilk bakışta. 

Oysa, sözcüklerin, sembollerin,  sıfatların ardında gizlenmiş gerçek epey farklıdır.

Mesele, sözcükler ardına gizlenmiş olanı idrak etmek için yola koyulmak meselesi.

Yoksa, laf kalabalığı ile gemi yürütmek değil amaç.   

Kalın sağlıcakla...

 

Facebook'da paylaş
Twitter'da paylaş
Please reload

takip edin:
etiketler
arşiv
  • Facebook Basic Square
  • Twitter Basic Square
  • images
Please reload