Please reload

en yeniler

gerçeği inşa eden yalanlarımız.

11.10.2018

1/7
Please reload

öne çıkanlar

eğitim ve boğayı öküzleştirme çabası

03.02.2014

 

Ma’arif’le başlayalım.

Doğulu Ma’arif demiş bugün eğitim dediğimiz ‘şey’e.

Ma’arif’in Türkçe karşılığı: Bilgi, kültür, beceri, öğretim-eğitim sistemi. 

Biraz toprağı eşeleyince durum karmaşıklaşıyor ama.

Ma’arif, Arapça “arafe” fiilinden türemiş bir kelime.

Mastar olarak, tanımak, bilmek, ikrar etmek (onaylamak-kabul etmek) anlamında bir söz arafe.

İsim olarak, “bilgi”anlamına geliyor.

Arif, tarif, marifet, maruf, irfan kelimeleri de aynı kökten türemişler.

Hepsi birbiriyle akraba.

 

Ya örf nerede?

Adap-erkan, pratik bilgi, misal ve tecrübe ile öğrenilen şeyler demek örf de.

Ya irfan? 

İrfan: Bilme, öğrenme, pratik bilgi, usul ve örf bilgisi, aynı zamanda tanımak, bilmek anlamında kullanılıyor.

Arapça, Farsça ve Urduca’da (irfan, irfaan, erfan) aynı anlamda kullanılmış. Sözlük anlamıyla (bilme, tanıma) son derece açık olan irfan; ezoterik anlamda gnosis’in karşılığı bilmeyi önümüze getirir.

Bilme ama, nasıl bilme?

Ezoterik (batıni) gelenek içinde irfan, zaten insanın içinde (kalbinde; geninde; ortak aklında...) var olan ama unutulmuş bilgiye sahip olmayı; o bilgiye ulaşmayı anlatır. “Mükemmelliğe doğru giden insanın kendisi ve Allah ile birleşmesi sürecindeki bilgidir irfan”derler.

 

Türkçeye “eğitim” diye çevirmişiz.

Ma’arif’in karşılığını bulurken çok uğraşmışlar muhtemelen.

Andreas Tietze ve Nişanyan, etimoloji sözlüklerinde “eğitim” sözünün Divan-ı Lügat-ı Türk’den alındığı ve karşılığının iğitmek/iğdiş etmek olduğunu söylerler.

Eyüboğlu, “eğmek, bükmek...” der.  

Kastrasyon suretiyle boyun eğdirme hadisesi tam olarak.

Boğayı öküzleştirme durumu yani.

Yönetilebilir, kullanılabilir hale getirme. 

 

Merak ettim, sanskrit karşılığını aradım eğitimin.

'Vidya' diyorlar. Tespit etmek-bulmak; elde etmek; kazanmak anlamlarına geliyor. 

Aynı zamanda, doğru veya yanlış, bilgi; bilim, öğrenme, felsefe ve irfan.

Eğitimi alana, öğrenen karşılığı, “öğrenci” demeyi uygun bulmuşuz.

Öğrenen kişi biraz edilgen durumda kalıyor tabii.

Eskiden talebe denirmiş.

Arapça talaba’dan geliyor.

Talip olan, talep eden anlamında. 

Öğrenene göre talep eden biraz daha bilgiyi gönüllü olarak istiyor.

Ma’arifet ve irfan için talep eden kişi.

Öğretmen – hoca durumu var bir de. Hoca Farsça’dan gelme.

Efendi, ulu, saygı değer kişi anlamlara geliyor. 

Evin büyüğüne de hoca deniyor. Yani, koca/hoca durumu var. 

Ama, hacı ile hoca artasında ilişki yok, hacci Arapça hacca giden, malum. 

 

Diyeceksinizki, “ama o talebe de ne kadar talep ederse etsin, önüne konan bilgi dini bilgi; o özgür bilgiye ulaşamıyor ki!

Bu başka bir konu elbet. Varsayıyoruz ki, doğu dili, doğu kültürünün bir aracı olarak (inancı içermekle birlikte, seküler) eğitim sisteminde öğrenciyi bir formata sokma gibi bir kaygı gütmüyor; tam tersi, kişinin genç yaşta kendini bulması için ona araçlar ve olanaklar sunuyor(du). Şimdiki durumu anlatmıyorum kuşkusuz. 

Batı’da da durum farklı değildi aslında.

Onlarda bireyi kendi bireysel gelişim sürecinde hür kılmayı hep önemsemiş ve buna olanak tanımışlar. (dolayısıyla bu yazı bir Doğu - Batı eleştirisi değil)

 

Problem, bizim öğreten-öğrenmesi gereken ikilisini ‘yaratmış’ olma durumumuzda.

İlk latin alfabesiyle çıkan dergi’nin (Türk Dil – Tarih Kurumu  yayını) adı, Belleten.

İşin içinde, toprağı (toprak ana) işleyen alet "bel" de var; erkeğin afedersin "bel"i de. 

Bir tür, döllenme hadisesi ritüelik olarak sürüyor. 

Zihnin işlenmesi. 

Bundan kurtulamıyoruz.

Ailede, devlette, partide, okulda, camide...

Sürekli zihnimiz belleniyor.

Her yerde bir bilen var ve karşılarında da onun bildiğini bilmesi gerekenler.

Bellenmiş zihin, o işlenme sırasında ayrılmış parsellere göre düşünme pratikleri geliştiriyor.

Referanslar, referanslar, referanslar ...

Referans olmadan bir düşünce üretemiyoruz.

Çünkü, korkuyoruz.  

Mutlaka o referansların sınırlar içinde düşünüyor. 

Çünkü, öyle bellenmiş zihin. 

Sınırlar içinde ve parçalar halinde, daha doğrusu parçalara ayırarak. 

Parçaladıkça da, bütün algısı güme gidiyor. 

Her parçalama, sınır ve yargı üretimini getiriyor haliyle. 

Yargılayan bir zihnin sakin ve duru olması beklenmez.

Çatışma halinde olur tabii... Çünkü sınırlarını korumak ister, başkasının sınırından girmek ister, sınır üretmek ister, tehdit algılar, yabancılık algılar, aidiyette çakılıp kalmak ister, güvenlik ister, korku üretir ...

Daha neler neler ...

Çözüm nerede?

Çözüm, bir zihin kabiliyeti olan hür aklı oluşturup, hür düşünceyi üretecek olan sistemi oluşturabilmekte.

Ama, bundan önce sorunun varlığını ve yapısını keşfetmemiz için dönüp kendi zihnimizin durumuna bakmamız lazım.

Oradaki sınırları ve yargı sistemini görmemiz lazım.

Bu durumdan rahatsız olmamız lazım.

Yoksa, alan memnun, satan memnun durumunda kalırsanız, eylemsizlik halini seçerseniz, durumdan da şikayetçi olma hakkınız olmaması lazım.

Di mi ya?   

 

 

Facebook'da paylaş
Twitter'da paylaş
Please reload

takip edin: